Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Hüzeyfe FINDIK
Hüzeyfe FINDIK
03 Şubat 2011 Perşembe
Neme Lazım!

Duyarlı olmak; aklını, yüreğini, düşüncelerini ve inançlarını başkalarının tahakkümü altına sokmadan, ilkeli ve dosdoğru bir istikamet üzere davranabilmektir. Duyarlı olmak, zamanında ve yerinde yanlışlara müdahale edebilmektir. Direkt olarak, kendisini ilgilendirmese bile etrafındaki sorunları çözmek için sorumluluk almaktır. Bu sorumluluk bazen bir kişiyi uyarmak olacağı gibi, her hangi bir konuda fikir üretmek de duyarlı bir insanın yapabileceği eylemlerdir. Bilinçli bir toplum olmanın birinci basamağı toplumsal duyarlılığı olan bireylere sahip olmaktır. Çünkü duyarsız bireylerden oluşan toplumlar sürü mantığından bir adım ileri gidemezler. Duyarlı bir toplumun bireyleri eğer ortada bir konu veya sorun varsa ve sorun kendisini de ilgilendiriyorsa, işte o zaman birileri bir şey istemeden ona müdahil olması gerekir. İş işten geçtikten sonra bir şeye duyarlı olduğumuzu göstermeye çalışmak bir anlam ifade etmeyebilir. Bu toplumda ortaya çıkan her meseleyi iyi gözlemlemek ve insanlarımızın ortak dokularıyla uyuşmayan konularda gereken tavrı göstermek ve kamuoyunun vicdan olmak zorundayız.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” düşüncesi bu milletin içine yerleştirilmiş tahrip gücü çok yüksek kitlesel bir fitnedir. Günümüzde artık hiçbir yılan bin yıl yaşamıyor ve herkese dokunuyor. Eğer yaşadığımız zaman da bu yılanlara duyarsız kalırsak, bir sonraki kuşağın hesabından kaçmamız ve insanların vicdanında mahkûm olmamız kaçınılmazdır.


İslam iyiliklerin ve ahlaki değerlerin yaygınlaştırılması ve kötülüklerle mücadele konusunda, toplumun bütün bireylerinin etkin rol almasını önermektedir. Nitekim Al-i İmran suresi 110. ayette bu husus şöyle ifade ediliyor:”Siz insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah"a inanırsınız.”Bu ayetten anlaşılıyor ki, bizlerin kötülükler karşısında ve toplumu ifsat eden her konuda bir duruşumuz olmalıdır. Bu duruşumuzu belirlerken de, her bireyin nerde nasıl durması gerektiğini çok iyi bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Bizlerin sadece yaptıklarımızdan değil, yapması gerekip de yapmadıklarımızdan da, sorumlu olduğumuzu bilmeliyiz. Ne kendimizi toplumdan tecrit etmeye nede bir takım mazeretlere sığınmaya hiçbir hakkımız olamaz. Her insan sahip olduğu imkânlar ölçüsünde toplumsal duyarlılığını ortaya koymak zorundadır. Yoksa bu toplumdaki her yoksulun, çaresizsin ve mazlumun hesabı bize sorulacak, yapmış olduğumuz bir takım ibadet ve dualarda Allah katında belki de yeterince kabul görmeyecektir. Hepimiz aynı gemide yolculuk yapıyoruz ve bu gemide olup bitenlerden haberdar olmak zorundayız. Allah resulü(sav) meşhur gemi hadisinde bunu şöyle izah ediyor:” İnsanlar bir gemide yolculuk yapmaktadırlar. Bir kısmı zemin katına bir kısmada üst kata yerleşmişlerdir. Geminin alt kısmındaki yolcular üstekilerden su isterler. Üstekiler ise, ne su verirler, ne de onların su almak için yukarı çıkmasına müsaade ederler. Bunun üzerine alttakiler su niyetiyle gemiyi delmeye başlar. Üsttekiler eğer onlara engel olursa hepsi kurtulur. Fakat onları kendi hallerine bırakırlarsa hep beraber boğulurlar”.


Aynı toplumda yaşayan fertler olarak, bazılarının bu toplum gemisini batırmasına seyirci kalırsak, hepimiz beraber batarız ve peygamberimizin şu ikazının da muhatabı oluruz: “Nefsim elin de olan Allah"a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülüğe engel olursunuz. Ya da Allah yakında umumi bir bela verir. O zaman, dua edersiniz, fakat duanız kabul olmaz”


Biz millet olarak içinde bulunduğumuz geminin alt katındakilere bırakın su vermemeyi, kendi suyumuzu onlara vererek susuz kalmayı tercih eden bir kültüre sahibiz. İşte bu medeniyet önderlerinden birisiyle sizi tanıştırmak istedim. Biz değerlerimizi doğrusuyla öğretmesek, birilerinin yanlış öğretmelerinden şikâyet etme hakkımız olabilir mi?


Kanuni Sultan Süleyman, zirveye çıkardığım devletim bir gün inişe geçip çökmeye başlar mı diye düşünmeye başlar. Bu kaygısıyla ilgili meşhur âlim Yahya Efendi"ye bir mektup yazarak :”Bir devlet hangi halde çöker? Osman Oğulları"nın akıbeti nasıl olur, bu konuda düşüncelerini almak isterim” der. Yahya efendinin cevabı kısa aynı zaman da padişahın kafasını karıştıracak niteliktedir.” Neme lazım be Sultanım!”
Bu cevabı hayretle okuyan Kanuni, Yahya Efendi gibi bir zat bunu böyle basit geçiştirmez diye düşünerek, Beşiktaş"taki dergâhına gelir. Sitem dolu bir şekilde sorusunu niye ciddiye almadığını sorar. Yahya Efendi: “Sultanım sorunuzu ciddiye almamak ne mümkün? Ben sorunuzun üzerine iyi düşündüm ve kanaatimi de açıkça arz ettim.”der.

“Sultanım bir devlette zulüm yayılsa, haksızlık herkes tarafından konuşular olsa, işitenler de “neme lazım” deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları kurtlar değil de çobanlar yese, bilenler bunu söylemeyip sussa. Fakirlerin, muhtaçların, yoksulların, kimsesizlerin feryadı göklere çıksa, bunu da taşlardan başkası işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halkta hürmet duygusu yok olur. Devletin çöküşü de böylece mukadder hale gelir”.


Bunları dinlerken ağlamaya başlayan Kanuni, söyleneni başını sallayarak tasdik eder, sonra da kendisini böyle ikaz eden bir âlime sahip olduğu için Allah"a şükreder.


Bu günlerde bir televizyon kanalında izlettirilen ve hakkında çok konuşulan Kanuni Sultan Süleyman"ın aslında yukarda bahsedilen işte bu” KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN “ olduğunu,
LÜTFEN UNUTMAYALIM!

Bu yazı toplam 11872 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0102
Güneydoğu Haber