Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Vedat KAHYALAR
Vedat KAHYALAR
vedatkahyalar@hotmail.com
Dünya Değişiyor: Savaşın ve Gücün Yeni Dengesi
Dünya sessiz sedasız ama çok büyük bir değişim yaşıyor.
 
Üretimde Çin, Vietnam, Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin yükselişi, Amerika'nın uzun yıllardır sahip olduğu ekonomik ve teknolojik üstünlüğü artık sorgulanır hâle getirdi. Şimdi benzer bir dönüşüm savaş alanlarında da yaşanıyor.
 
Rusya, Çin, İran ve Kuzey Kore'nin geliştirdiği füze sistemleri, insansız hava araçları, elektronik harp kabiliyetleri, siber teknolojiler ve yeni nesil savunma sistemleri; klasik savaş anlayışını hızla değiştiriyor.
 
Çipler, yapay zekâ, robotik sistemler, otonom silahlar, hipersonik füzeler ve insansız savaş araçları artık savaşların kaderini belirleyen temel unsurlar hâline geliyor.
 
Artık yalnızca tankı, uçağı ve gemisi çok olan değil; daha hızlı üreten, daha ucuz teknoloji geliştiren ve teknolojisini savaş alanında daha etkili kullanabilen ülkeler avantaj sağlıyor.
 
**Amerikan gücünün sınırları ortaya mı çıkıyor?
 
Amerika Birleşik Devletleri uzun yıllar boyunca yalnızca askeri gücüyle değil; diplomasi, finans, teknoloji, istihbarat, medya ve uluslararası kurumlar üzerindeki etkisiyle dünya sisteminin merkezinde yer aldı.
 
Ancak son yıllarda bu üstünlüğün sorgulanmasına yol açan ciddi gelişmeler yaşanıyor.
 
Özellikle Trump dönemindeki öngörülemez dış politika, ABD'nin geleneksel müttefikleri arasında bile güven sorunları oluşturdu.
 
Bir gün söylenenin ertesi gün geri alınması, NATO müttefikleriyle yaşanan gerilimler, ticaret savaşları ve uluslararası anlaşmalara yönelik tutum değişiklikleri Amerika'nın en önemli güçlerinden biri olan öngörülebilirlik avantajını zayıflatıyor.
 
Türkiye bunun en somut örneklerinden birini yaşadı.
 
NATO Zirvesi vesilesiyle Türkiye'ye yönelik CAATSA yaptırımları, F-35 meselesi ve savunma sanayii alanındaki çeşitli beklentiler gündeme geldi.
 
Fakat Türk kamuoyunda zaman zaman oluşan büyük beklentilerin neredeyse hiçbiri gerçekleşmedi.
 
Bu da bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
 
"Devletler dış politikalarını vaatlere değil, kendi güçlerine ve kendi stratejik kapasitesine dayandırmalıdır."
 
**İsrail, Amerika için stratejik ortak mı, ağırlaşan bir yük mü?
 
Bugün Amerika'nın İsrail'e verdiği siyasi, askeri ve diplomatik destek, Washington'ın dünyadaki itibarını ciddi biçimde tartışmalı hâle getiriyor.
 
Gazze'de yaşanan büyük insani yıkım karşısında dünyanın farklı bölgelerinde yükselen tepkiler, özellikle genç kuşakların Amerikan dış politikasına bakışını değiştiriyor.
 
Burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız:
 
İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmek başka, Yahudileri bir halk veya din olarak suçlamak bambaşka bir şeydir. Ancak Yahudiler ve İsrail vatandaşları soykırım utancını yüzyıllarca üzerlerinden atamayacaklar.
 
İsrail hükümetinin Gazze'deki savaş politikalarına, işgal anlayışına, uyguladıkları vahşi soykırıma, yerleşim politikalarına ve Filistinlilerin temel haklarının ihlal edilmesine karşı çıkmak meşru bir siyasi ve ahlaki eleştiridir. İsrail ve Amerika; İnsani ve islami duyarlılığı olan her bireyin nefretini kazanmıştır.
 
Dünyanın her yerinde bu vahsete karsi duran abd ve israil vatandaşları da vardır..
 
Dolayısıyla mücadele edilmesi gereken şey bir din veya millet değil; işgal, ayrımcılık, savaş suçları, aşırı milliyetçilik ve insan haklarını hiçe sayan devlet politikalarıdır.
 
**Bölge kendi güvenliğini kurmak zorunda
 
Türkiye'nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile geliştirdiği yeni güvenlik ilişkileri, bölge ülkelerinin kendi güvenliklerini yalnızca Washington'ın iradesine bırakmak istemediklerinin işareti olarak okunabilir.
 
İran'ın da bölgesel güvenlik mekanizmalarına dâhil olması ihtimali gerçekleşirse, Ortadoğu'da yeni bir güvenlik mimarisinin ortaya çıkması mümkün olabilir.
 
Düşünün:
 
Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır, İran ve diğer bölge ülkeleri; aralarındaki farklılıkları tamamen ortadan kaldırmadan, ortak güvenlik ve ekonomik çıkarlar etrafında asgari müştereklerde buluşabilse, Ortadoğu'nun kaderi değişmez mi?
 
Gazze meselesinde de tablo değişmez mi?
 
İsrail'in bölgedeki askeri üstünlüğünün yanında en büyük avantajlarından biri, karşısındaki ülkelerin siyasi ve stratejik parçalanmışlığıdır.
 
* Dağınık güçler kolay yönetilir. Birleşmiş güçler ise kendi kaderini tayin eder.
 
**Asıl sorun yalnızca İsrail değil
 
Bugün Ortadoğu'nun en büyük problemi sadece İsrail'in politikaları değildir.
 
Asıl büyük problem, bu politikaların uygulanabileceği bir bölgesel zeminin hâlâ mevcut olmasıdır.
 
Yoksul halklar?
 
İşsiz gençler?
 
Eğitimsiz toplumlar?
 
Liyakatsiz bürokrasiler?
 
Yolsuzluk?
 
Otoriter yönetimler?
 
Aşırı borçlanma?
 
Ekonomik bağımlılık?
 
Ve birbirine güvenmeyen devletler?
 
**Bütün bunlar dış müdahaleler için mükemmel bir zemin oluşturuyor.
 
Bir ülkenin zayıflığı sadece düşmanının gücünden kaynaklanmaz. Bazen kendi yönetimindeki yanlışlardan kaynaklanır.
 
İsrail'in bölgedeki gücü de yalnızca sahip olduğu silahlardan ibaret değildir. Amerika'nın desteği, Batı'nın siyasi desteği, ileri teknolojisi ve bölgedeki devletlerin parçalı yapısı bu gücü büyütmektedir.
 
Bu nedenle çözüm yalnızca silahlanmak değildir.
 
Eğitim, üretim, teknoloji, ekonomik bağımsızlık, güçlü kurumlar ve adalet de birer savunma silahıdır.
 
**Petrol, savaş ve büyük güçlerin hesabı
 
Ortadoğu'daki savaşların arkasında yalnızca dinî veya etnik sebepler aramak büyük bir eksikliktir.
 
Enerji yolları, doğal gaz, petrol, limanlar, ticaret koridorları, deniz yolları ve bölgesel nüfuz mücadeleleri de büyük güçlerin hesaplarının önemli parçalarıdır.
 
Gazze'nin açık denizlerdeki doğal gaz kaynakları, Doğu Akdeniz enerji denklemindeki yeri ve bölgedeki yeni enerji güzergâhları elbette dikkate alınması gereken stratejik unsurlardır.
 
Suriye savaşı da bu açıdan yalnızca bir iç savaş olarak okunamaz.
 
Ancak burada da komplo iddiaları ile belgelenmiş gerçekleri birbirinden ayırmak gerekir.
 
**Savaşlardan kim kazanıyor?
 
Çünkü savaşın bedelini genellikle çocuklar, kadınlar, yoksullar, askerler ve sıradan insanlar ödüyor.
 
Kârını ise çoğu zaman savaşı çıkaranlar değil, savaştan ekonomik ve siyasi çıkar sağlayanlar topluyor.
 
** Gazze'nin bize öğrettiği
 
Gazze'nin küçücük coğrafyasında yaşananlar insanlığın vicdanına ağır bir soru bıraktı:
 
Bir toplum bu kadar büyük bir yıkım karşısında nasıl hâlâ ayakta kalabilir?
 
Belki de cevap şudur:
 
İnsan yalnızca bedeniyle değil, inancıyla, hafızasıyla ve direnme iradesiyle de yaşar.
 
Gazze'nin çocukları ve gençleri dünyanın birçok yerindeki insanlara şunu gösterdi:
 
Bir toplumun binalarını yıkabilirsiniz; fakat iradesini yıkmak aynı şey değildir.
 
Gazze'nin direnişi yalnızca askeri anlamda değil, psikolojik ve ahlaki anlamda da dünyayı değiştirdi.
 
Bugün dünyanın dört bir yanında Filistin için ayağa kalkan gençler, yıllardır anlatılan tek taraflı hikâyeleri sorguluyor.
 
Bu, geleceğin dünyası açısından son derece önemlidir.
 
** İslam dünyası neden bu kadar sessiz?
 
İslam dünyasının yaşadığı en büyük problem, 2 milyara yaklaşan nüfusuna rağmen ortak bir siyasi irade ve ortak bir strateji üretememesidir.
 
55'e yakın Müslüman ülke?
 
Trilyonlarca dolarlık ekonomik güç?
 
Devasa enerji kaynakları?
 
Milyonlarca eğitimli insan?
 
Ve buna rağmen Gazze konusunda etkili bir ortak politika oluşturmakta zorlanan bir İslam dünyası?
 
Bu tablo gerçekten düşündürücüdür.
 
Sorun İslam'ın yetersizliği değildir.
 
Sorun, İslam dünyasının sahip olduğu potansiyeli adalet, bilim, üretim, diplomasi ve ortak akılla birleştirememesidir.
 
Kur'an'ın bize öğrettiği adalet, merhamet, akıl, istişare ve emanet anlayışını devlet yönetimlerine taşıyamazsak, sadece sloganlarla güçlü bir medeniyet kuramayız.
 
** Yeni dünyanın kapısı aralanıyor
 
Bence önümüzdeki yılların en önemli gelişmesi, tek kutuplu dünya düzeninin giderek aşınması olacaktır.
 
Çin ekonomik ve teknolojik gücünü büyütüyor.
 
Rusya askeri kapasitesini koruyor.
 
İran bölgesel caydırıcılığını artırmaya çalışıyor.
 
Türkiye savunma sanayii ve insansız sistemlerde önemli bir kapasite geliştiriyor.
 
Pakistan nükleer caydırıcılığa sahip.
 
Körfez ülkeleri ekonomik ve diplomatik seçeneklerini çeşitlendiriyor.
 
Hindistan bağımsız bir güç merkezi olma yolunda ilerliyor.
 
Bütün bunlar yeni bir dünyanın işaretleridir.
 
Fakat yeni dünya mutlaka daha adil dünya anlamına gelmez.
 
Tek kutupluluktan çok kutupluluğa geçiş, eğer hukuk ve ahlakla desteklenmezse yalnızca *daha fazla güç merkezinin mücadele ettiği bir dünyaya* dönüşebilir.
 
Bu nedenle mesele yalnızca Amerika'nın gerilemesi veya başka ülkelerin yükselmesi değildir.
 
Asıl mesele şudur: İnsanlık daha adil bir dünya kurabilecek mi?
 
Bugün dünyayı korkutan, sayıları çok az olan güçlü aktörlerin milyonlarca insanın kaderi üzerinde sahip oldukları olağanüstü etkidir.
 
Savaş kararı birkaç kişinin elinde?
 
Ekonomik kararlar birkaç merkezin elinde?
 
Silah teknolojileri birkaç şirketin elinde?
 
Enerji yolları birkaç büyük gücün hesabında?
 
Fakat dünyanın geleceği yalnızca onların elinde olmak zorunda değil.
 
Bunun yolu; daha güçlü toplumlar, daha adil devletler, daha bağımsız ekonomiler, daha kaliteli eğitim, daha ileri teknoloji ve daha bilinçli halklardan geçiyor.
Bu yazı toplam 62 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber