Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Vedat KAHYALAR
Vedat KAHYALAR
vedatkahyalar@hotmail.com
Ölüm Korkusu
Modern İnsan Neden Ölmekten Bu Kadar Korkar?
 
Bir zamanlar hayatın en doğal gerçekleri evlerin içinde yaşanırdı.
 
Doğum da ölüm de hayatın merkezindeydi.
 
Anadolu'nun köylerinde, mahallelerinde, hatta dünyanın pek çok yerinde insanlar evlerinde doğar, evlerinde ölürdü. 
Ölüm saklanan değil, kabul edilen bir gerçeklikti.
 
Daha düne kadar cenaze çıkan evle dayanışma, ziyaret ve teselli girişimleri günlerce sürer acılar paylaşılırdı. Komşuların cenaze evine yeme içme konusunda katkıları göz yaşartıcı boyutlarda olurdu. Sandalye ve masalar bile komşulardan gönüllü taşınırdı.
 
Önceleri şehirlerde mezarlıklar bugünkü gibi şehrin dışına sürülmemişti. İstanbul'un Eyüp sırtlarında, Bursa'nın mahalle aralarında, Konya'nın cami çevrelerinde ve bir çok sehirde mezarlar günlük hayatın içindeydi. İnsanlar işe giderken, pazara uğrarken, camiye yürürken mezarlıkların yanından geçerdi. Bu yüzden ölüm sürekli hatırlanan bir hakikatti. Mezarlıkların yakınından geçilirken fatihalar, dualar okunur güne kur-an'lar, dualarla başlanırdı.
 
Oysa bugün şehir merkezleri, bankalar, avm'ler, marketler ile dolup taşıyor. Bir araya gelen insanlar çoğunlukla ekonomik sıkıntıları, pahalılığı, yolsuzlukları, siyasetçilerin yetersizliğini, sporu ve karşı cinsle ilgili çoğu dedikodu seviyesinde konularla düşünce dünyalarını inşaa ediyorlar. 
 
Eski Türk-İslam kültüründe mezarlıklara "sessiz şehir" denirdi. Çünkü yaşayanlar ile ölüler arasında görünmez bir bağ olduğuna inanılırdı. Kabir ziyaretleri yalnızca ölüleri anmak için değil, yaşayanların kendilerine gelmesi için de yapılırdı.
 
Doğum hastanelere teslim edildi. Ölüm ise hastanelerin beyaz koridorlarına, yoğun bakım odalarına ve morgların soğuk çekmecelerine sürgün edildi. İnsanlar çoğu zaman yakınlarının son nefesini bile göremiyor. Ölüm profesyonel kurumların yönettiği teknik bir sürece dönüştü.
 
Bugün ise farklı bir dünyada yaşıyoruz.
 
Zekaret hali diye ölüm öncesi yaşanan bir süreç vardı. Orada ölüm yolculuğuna çıkacak kişiye yasinler okunur, tevhid zikirleri hatırlatılarak rahat can vermesi için destek olunurdu.
 
Cenaze işlemleri aile ve komşulardan bilgi sahibi kişiler tarafından yapılırdı. Şimdi ; yıkama, kefenleme, cenaze namazı ve defin işlemleri bile görevliler tarafından yerine getiriliyor. Üç güne düşen taziye kabulünde, ücretli görevli hocalar kuran okuyup dua ettiriyorlar. Şeklen herşey tamamlanıyor sanılsa da ne samimiyet kalmış ne de has bir ibadet
 
Modern insan ölümle yüzleşmek istemiyor.
 
Çünkü modern sistem gençlik, hız, haz, geçim, tatil, üretim ve tüketim üzerine kurulu. Ölüm ise bu düzenin hoşlanmadığı bir gerçeği hatırlatıyor.
 
Bu nedenle yaşlılık da adeta görünmez hale getiriliyor. Kozmetik endüstrisi milyarlarca dolarlık bir pazar oluşturarak insanlara, yaşlanmamanın hayalini satıyor. Kırışıklıklar düşman ilan ediliyor, beyaz saçlar saklanıyor, yaşlı bedenler gözlerden uzak tutuluyor. Estetik ameliyatlar, güzellik merkezleri, moda, erkek kuaförleri, spor ve spa merkezleri ekonomik durumu müsait olanlar için hayatın ortasına yerleşmiş durumda. Metroseksüel erkeklik yaygınlasmaya başladı.
 
Oysa geçmiş medeniyetlerde yaşlılık bir kusur değil, bilgelik alametiydi. Yaşlanan annelerini, babalarını huzurevlerine yerleştirme çabaları, manzarayı kapatan ağaçların kesilip yok edilmesinden pek faklı değil aslında.
 
Dede Korkut hikâyelerinde ak saçlı ihtiyarlar toplumun hafızasıydı. Türk obalarında, İslam şehirlerinde ve hatta Antik Yunan'da yaşlılar tecrübenin temsilcisi kabul edilirdi. Bugün ise birçok toplumda yaşlılık üretkenliğin sona ermesi olarak görülüyor.
 
Huzurevleri, yaşlı bakım merkezleri, geriatri bölümleri artık görünür hale geldi. Yeni ilaçlar ve önlemlerle ölüm yaşı gün geçtikçe yükseliyor. 
 
Fransız düşünür Jean Baudrillard bu durumu modern çağın en büyük kırılmalarından biri olarak değerlendirir. Ona göre geleneksel toplumlar ölümü hayatın ayrılmaz bir parçası olarak kabul ederken, modern toplum ölümü sistemin başarısızlığı gibi görmektedir. Ölüm artık bir kader değil, adeta düzeltilmesi gereken bir hata olarak algılanmaktadır.
 
Dünyanın en zenginleri hâla ölümsüzlük için çaba gösterip milyarlarca dolar harcıyorlar. Kendini donduranlar, yerin yüzlerce metre altında lüks sığınaklar inşa ettirenler, çocukların kanıyla adrenalin arayanlar sapıklık boyutlarına ulaşabiliyor.
 
Oysa kesin olan gerçek şu ayetle haber verilmiş: 
 
'Her Can Ölümü Tadacaktır'
 
'Her can ölümü tadacaktır. Kıyamet günü mükâfatlarınız tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete gönderilirse, o gerçekten kurtuluşa ermiştir. Bu dünya hayatı aldatıcı bir metâdır.' (Âl-i İmrân sûresi, 185)
 
Fakat ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım ölüm hayatın karşıtı değildir. Ölüm, hayatın tamamlayıcı parçasıdır.
 
İnsanlık tarihinin en güçlü hükümdarları da bu gerçeği değiştiremedi. Firavunlar ölümsüzlük için piramitler yaptırdı. Çin imparatorları ölümsüzlük iksirleri aradı. Büyük İskender dünyanın yarısını fethetti ama genç yaşta toprağa girdi. Kanuni Sultan Süleyman Zigetvar önlerinde öldü ve bütün ihtişamına rağmen bir kefene sarıldı.
 
Bugün teknoloji ilerliyor, tıp gelişiyor, insan ömrü uzuyor. Ancak ölüm ortadan kalkmıyor. Sadece gözümüzün önünden çekiliyor.
 
Belki de modern insanın huzursuzluğunun sebeplerinden biri budur. Ölümü hayatından çıkarmaya çalışan insan, aslında hayatın anlamını da kaybetmeye başlıyor. Çünkü ölümün hatırlanmadığı yerde zamanın değeri azalıyor; faniliğin unutulduğu yerde tevazu kayboluyor; sonun düşünülmediği yerde sorumluluk duygusu zayıflıyor.
 
Ölümü düşünmek karamsarlık değildir.
 
Asıl karamsarlık, ölüm yokmuş gibi yaşamaktır.
 
Çünkü insan ancak faniliğini kabul ettiğinde hayatın kıymetini gerçekten anlayabilir.
 
Ecelleri gelince ne bir saat geri kalabilirler, ne bir saat ileri gidebilirler.? (Nahl sûresi, 61)
 
Allah Teâlâ inkârcılara:
 
- 'Yeryüzünde kaç yıl kaldınız?' diye sorar.
 
- Bir gün veya daha az bir zaman kaldık; sayanlara sor, derler. Allah Teâlâ da onlara şöyle buyurur:
 
- 'Pek az kaldınız. Keşke bunu bilseydiniz (dünyaya tapmazdınız). Sizi boşuna yarattığımızı, bize dönmeyeceğinizi mi sandınız?' (Mü?minûn sûresi, 99-115)
 
Hz. Muhammed, ölümü bir yok oluş değil; fani dünya hayatından, ebedî olan ahiret hayatına ve Yaratıcıya kavuşma (vuslat) olarak tanımlamıştır. Ölümün her an akılda tutulmasını öğütlemiş, bu bilincin insanı kötülüklerden koruduğunu belirtmiştir. 
 
Son sözü peygamberimize bırakalım:
 
Lezzetleri bıçak gibi kesip acılaştıran ölümü çokça hatırlayın.
Bu yazı toplam 95 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber