Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Vedat KAHYALAR
Vedat KAHYALAR
vedatkahyalar@hotmail.com
YENİ FIRSATLAR, YENİ YATIRIMCILAR
Körfezde yatırımı olan şirketler, İran-Abd+israil savaşı sonrası tedirgin. Bölgeyi terk etmeye başlayan sermaye sahipleri yaptırımlarını nereye taşıyacak?
 
Elbette  güvenin ve hukukun hakim  olduğu yere...
 
Son dönemde özellikle Dubai başta olmak üzere Körfez ülkelerinden sermaye hareketlerinde dikkat çekici bir yön değişimi yaşanıyor. Uzun yıllar boyunca vergi avantajları, serbest piyasa kolaylıkları ve küresel finans merkezleriyle kurduğu güçlü bağlar sayesinde yatırımcıların gözdesi olan bu coğrafya, artık aynı ölçüde 'güvenli liman' olarak görülmüyor. Bu durum, kaçınılmaz bir soruyu beraberinde getiriyor: Bu sermaye nereye gidecek?
 
Cevap aslında oldukça net: Sermaye, kendini güvende hissedeceği yerlere gider. Hukukun üstünlüğünün tartışılmadığı, kurumların bağımsız çalıştığı, kuralların kişilere göre değişmediği ülkelere... 
 
Çünkü büyük sermaye için kâr kadar önemli olan bir diğer unsur öngörülebilirliktir. Yatırımcı, yarın neyle karşılaşacağını bilmek ister; ani kararlarla değişen yönetmelikler, keyfi uygulamalar ya da siyasi dalgalanmalar, en cazip teşvikleri bile anlamsız kılar.
 
Bu noktada Türkiye aslında büyük bir potansiyele sahip. Coğrafi konumu, genç nüfusu, üretim kapasitesi ve bölgesel etkisiyle yatırım açısından önemli avantajlar barındırıyor. Ancak bu avantajların gerçek bir çekim gücüne dönüşebilmesi için temel bir eksikliğin giderilmesi gerekiyor:
 
 "Güven"
 
Bugün Türkiye'ye gelen yabancı sermayenin önemli bir kısmı, uzun vadeli üretim yatırımlarından ziyade kısa vadeli ve yüksek getirili finansal araçlara yöneliyor. Bunun temel nedeni, yatırım ortamına dair duyulan tereddütlerdir. Hukukun işleyişine dair soru işaretleri, anayasanın ve Avrupa insan hakları mahkemesine tabi olunduğu halde kararlarının uygulanması, liyakatten uzak atamalar, kurumların bağımsızlığına yönelik tartışmalar ve ifade özgürlüğü konusundaki endişeler, yatırımcı açısından risk unsuru olarak görülüyor.
 
Oysa Türkiye'nin asıl ihtiyacı, istihdam yaratan, teknoloji getiren ve katma değer üreten doğrudan yabancı yatırımlardır. Bunun yolu ise basit ama hayati bir ilkeden geçer: Hukukun tüm kurumlarıyla eksiksiz işlemesi.
 
Bu ilke sadece bir temenni değil, ekonomik kalkınmanın ön şartıdır. Hukukun üstünlüğü sağlanmadan, adalet duygusu tesis edilmeden, hiçbir ekonomik model sürdürülebilir olmaz. Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil; ihale süreçlerinde, vergi sisteminde, rekabet ortamında ve kamu yönetiminin her kademesinde hissedilmelidir.
 
Türkiye'nin geçmişte Türk Cumhuriyetleri ile kurduğu ekonomik ilişkilerde yaşanan hayal kırıklıkları da bu gerçeği pekiştiriyor. Ortak tarih, dil ve kültür bağlarına rağmen, yatırımcıların karşılaştığı hukuki belirsizlikler ve sistemsel sorunlar, ciddi zararlarla geri dönmelerine neden olmuştur. Bu durum açık bir mesaj verir: 
 
Duygusal bağlar değil, kurumsal güven belirleyicidir.
 
Bugün gelinen noktada Türkiye'nin en temel sorunu bir 'sistem sorunu' olarak karşımıza çıkıyor. Yıllar içinde değişen yönetim anlayışları, kurumsal devamlılığın zayıflaması ve siyasal yapının kişiselleşmesi, yatırım ortamında istikrarı zedelemiştir. Demokratik temsilin güçlenmesi gerekirken, parti yapıları içinde lider merkezli bir belirleme sürecinin öne çıkması, toplum iradesinin meclise yansıması konusunda da soru işaretleri doğurmuştur.
 
Oysa güçlü bir ekonomi, güçlü bir demokrasiyle mümkündür. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkeleri sadece siyasi söylemlerde değil, uygulamada da karşılık bulmalıdır. Kurumların bağımsızlığı güvence altına alınmalı; anayasa ve hukuk kuralları herkes için bağlayıcı olmalıdır.
 
Unutulmamalıdır ki devletin temeli adalettir. Adaletin zayıfladığı bir yerde ne demokrasi kök salabilir ne de ekonomik refah kalıcı olabilir. Türkiye, sahip olduğu potansiyel itibarıyla bu standartların çok daha iyisini hak etmektedir.
 
Sorulması gereken soru şudur: Bu dönüşüm gerçekten bu kadar zor mu?
 
Aslında değil. Zor olan, doğruyu bilmek değil; doğruyu sürekli ve kararlı bir şekilde uygulayabilmektir. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yeni sloganlar değil, değişmez ilkeler üzerine kurulu bir sistemdir. Adaletin, özgürlüğün ve liyakatin istisna değil, kural olduğu bir düzen...
 
İşte o zaman, bugün yön arayan küresel sermaye için Türkiye sadece bir alternatif değil, bir cazibe merkezi haline gelebilir.
 
Ak Parti bu adımları atmadan seçime giderse ne kendi halkından ne de yabancı yatırımcıdan olumlu bir geri dönüş alamaz. Dilerim ki hukuk ve kurumsal yönetim ilkeleri hakim olabilir.
Bu yazı toplam 42 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber