Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Remzi DEMİR
Remzi DEMİR
31 Aralık 2015 Perşembe 15:10
ŞEYTANIN NAMUSU
Her gün biraz daha paranoyak düşünceler içerisinde kaybolan bireyler çoğalıyor, hastalık bu bulaşıyor; yayılıyor ve etrafımızı sarıyor. Sarmakla yetinmiyor bu durumla mücadele edeceğimize her gün içimizdeki bencil şeytan bu durumu meşrulaştırıp “ ezik misin, sen de yap”  diyor ve her gün bir ikimizi daha girdabına alıyor. Kayırmacılık, kuralsızlık, bencillik, makamcılık, markacılık, ırkçılık, dincilik, sencilik, bencilik kısaca ayrımcılık ve yozlaşma çığ gibi büyüyor…
 
Daha önceki yazılarımda sizlere Doç. Dr. Şükrü Uğuz (2010) ’un , "The Lucifer Effect" teorisi üzerine görüşlerinden, çalışmalarından bahsetmiştim. Özü: anti sosyal kişilerin daha çok kötü oldukları, cinayet işledikleri, daha çok zarar verdikleri ya da iyi huylu, sıradan insanların kimseye zarar vermediklerinin çok doğru olmadığını, sadece riski artıran unsurlardan söz edilebileceğiydi. İnsan doğasının kötü yönde dönüşümüne işaret eden Lucifer Effect (Lucifer etkisi) adını, gözden düşen ve şeytan olan Lucifer meleğinden alıyor. Bu teoriye göre, insanoğlu doğası gereği "koşullar" müsait olduğunda, birer şeytana dönüşüp şiddet eğilimleri gösterebiliyor. Ancak bu teoride bahsedilen bireysel ya da küçük çaplı grup deneyleri vb. çalışmalardı. “Peki ya bu bulaşma bir kültür haline dönüşürse?”
 
Dünya çapında giderek yaygınlaşan yozlaşma (corruption), yasal düzenlemelerin ve kurumsal formların ötesinde kural dışı uygulamaların ön plana çıkması olarak tanımlanmaktadır. Bu kural dışı uygulamalar; temelinde özel çıkarların yatması olarak da tanımlanabilir. Günümüzde yozlaşma o kadar yayılmıştır ki, bazı toplumlarda sosyal yaşamın bir parçası olarak görülmektedir. Üstelik yozlaşmanın zamanı ve coğrafyası da yoktur. Tarihi ise devlet kadar eskidir. Söylemeye gerek yok ama tahmin edilebileceği gibi az gelişmiş ülkelerde oranı çok daha yüksektir. Yine tahmin edebileceğiniz gibi “Eğitim” yoluyla kuşaklardan kuşaklara katlanarak aktarılıyor.
Karaçay (2004) bu durumu şöyle özetliyor:
 
Ülkelerin çoğunda, yönetim basın-yayını kontrol eder. Öte yandan, inanç doğmalarının eğitimsiz kişilere aşılanması çok kolaydır. Onun için, inanç kurumları halkın eğitilmemiş kalmasına daha yatkın olurlar. Ama çağımızda bunu dile getirme ve başarma şansı yoktur. Bunun yerine daha akıllı bir yol seçilir. Genelde tutucu olan kamuoyu desteğini yanına almayı kolayca başaran inanç kurumlarının devlet üzerinde oluşturduğu baskı sayesinde, eğitimdeki etkilerini günden güne artırmayı başardıklarını görüyoruz. Bu yol bir kez açıldıktan sonra, inanç kurumları arasında en radikal olanların yarışta öne geçmeleri önlenemez. Hristiyan ülkelerde Katolik kilisesinin eğitim sistemindeki etkisi diğer kiliselerden fazladır. Diğer dinler için de benzer rolü radikallerin kolayca üstlendiklerini görüyoruz. Tarih boyunca, nasıl ki hukuk sistemleri mevcut statükoyu korumak için var olmuşsa, inanç kurumları da aynı amaca hizmet edegelmiştir. Dünya nimetlerinin eşit paylaşıldığı bir dönem hiç olmamıştır. Oturmuş bir toplumsal sistemde hak ettiklerini elde edemeyenlerin kaderlerine boyun eğmelerini sağlayan kurumlara gereksinim vardır. Yüksek etik içerdiği sanısı verilen gelenekler, hukuk sistemleri, inanç kurumları ve eğitim bu rolü başarıyla sürdürmüştür. Dışlanmış olanların da kendi paylarını isteme olasılığını (tehlikesini) gidermek için, demokrasilerde var görünen “fırsat eşitliği” ilkesi çok işe yarar. Başlangıç koşullarını görmezden geldiğimiz sürece, bu ilke kamu vicdanı denen şeyi oldukça rahatlatır. Gerçekten de, Anadolu’nun bir köyünde çobanlık yapan bir çocuğun günün birinde başbakan olması ya da Teksas bozkırında sığırtmaçlık yapan birinin başkan olması sistemin zaferidir.”
 
Ülkemizdeki durumu tek bir cümleyle özetlemeye çalışırsak; Uluslararası Saydamlık Örgütü (Transparency International TI) yolsuzluk algılama endeksleri yozlaşma sıralamalarında; Türkiye’nin tüm gelişmiş toplumların altında ve yolsuzluğu bir yaşam biçimi haline getirdiğini göstermektedir. Bu durumun nedenlerinin incelenmesi, siyasal-ekonomik koşullar vs. söylemlerinin kanımca artık zamanı geçmiştir. Çünkü ulaşılan nokta; bireylere ve toplumun yapısına işlemiş-kemikleşmiş-kronikleşmiş bir hastalığın da ötesine geçmiştir. Sanırım şeytanın bile yaratıcılık ve bilişimde eksik ve insanlar karşısında aciz kaldığı bir döneme giriş yapmış bulunmaktayız. Sistemin içerisinde kabahati birbirimizde bulup o kadar güzel yiyoruz ki birbirimizi… Buna, toplumsal cinnet mi-şiddet mi-yozlaşma mı-meşrulaştırılmış ayrımcılık mı-şeytan mı-kader mi dersiniz bilemiyorum ama bu sistemin hiçbir paydaşının mutlu olmadığını biliyorum.
 
Bu günlerde Şener Şen imzasıyla sosyal medyada insanlar benim de hoşuma giden bir söylem dolaştırıyorlar. “En namuslu söylemler en namussuzların ağzında”. Bu cümleyi kurup da İnönü’nün şu meşhur sözlerine yer vermemek mümkün değil (Bu sözü ilk okuduğum yer Adana İnönü Parkı, ilkokuldaydım ve tüylerim diken diken olmuştu). “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur”.
Sevgi ve saygılarımla.
Bu yazı toplam 19430 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Amir Akdağ / 01 Ocak 2016 Cuma 12:07
sisteme eleştirel bakış
Yeri de tespitlerle a lamlı bir sistem eleştirisi. Teşekkürler arkadaşım.
100 %
Beğendim
Beğenmedim
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0146
Güneydoğu Haber