Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
15 Kasım 2014 Cumartesi 18:38
YÖK, ÜNİVERSİTELER VE ORGANİZE YAPILAR

Not: Bu yazı 15.11.2014'te Yeni Şafak'ta yayınlanmıştır

 

AKParti hükümetinin ilk döneminden başlayan bir süreçte Yükseköğretim reformuna yönelik çok sayıda çalışma ve tasarı üniversitelerde tartışılmaya açıldı. Hatta YÖK’ün kaldırılması dahi bir seçenek olarak masaya yatırıldı. Bu dönemde hem öğretim üyesi hem de idareci olarak yeni yükseköğretim yasa taslağının içeriğiyle ilgili çok sayıda toplantıya katıldım ve fakültem adına kocaman bir dosya hazırlayarak görüş ve taleplerimizi ilgililerin değerlendirmesine sunduk.  Kendi dosyamızda ve anladığım kadarıyla diğer akademik birimlerden gelen öneriler arasında da Yükseköğretim Kurulu’nun kaldırılması gerektiği yönünde baskın bir görüş ortaya çıkmadı. Üstelik bu dönemde Yükseköğretim Kurulu’nun kaldırılmasına en çok YÖK’e karşıt görüşleriyle bilinen odaklar karşı çıktı. YÖK’e müdahale edilmesini ve YÖK’ün kaldırılmasını kamuoyuna AKParti’nin üniversiteleri kuşatması olarak algıladılar, sundular. Sonrasında beklendiği üzere üniversite reform tasarısı askıya alındı, sesler kesildi. Yükseköğretim Kurulu’nun tüm gelişmiş ülkelerde bir karşılığı olduğundan bahisle kurumun mevcut haliyle kalması gerektiği, asıl sorunun Yükseköğretim Kurulu’nun yapısı, üyelerin ve yönetimin dünya görüşü ve mekanizmanın işletilmesi olduğu yönünde genel bir konsensus oluştu.  Ancak, bu süreç eski YÖK başkanı Prof. Dr. Gökhan Çetinsaya’nın üniversite reformuna dair görüşler açıklarken popülizme kayıp başında bulunduğu kurumla ilgili olarak “YÖK kaldırılmalıdır” demesiyle bir kez daha gündeme geldi. Bu söylemde bulunan bir yöneticinin hemen istifa etmesi gerekirken bu yapılmadı. YÖK yerine nasıl bir kurumsal yapı ikame edileceği konusunda bir projeksiyon geliştirilemeyince bu söylem de slogan düzeyinde kaldı.

 

Benim kanaatime göre bir yükseköğretim reformunun önceliği Yükseköğretim Kurulu’nun kaldırılıp kaldırılmamasından çok daha farklı konulardır. Hayatının 25 yılını üniversiteler içinde geçirmiş, bu sürenin 14 yılında kesintisiz üst düzey idari görevler üstlenmiş bir akademisyen olarak en öncelikli problemin üniversitelerdeki karar alma sürecinin aşırı derecede merkezileşmesi olduğunu düşünüyorum. 2008 yılında göreve başlayan yeni YÖK yönetimiyle birlikte bu merkezileşmeyi azaltacak çok sayıda önlem alınarak, Teknokentler ve Üniversite-Sanayi işbirliği merkezleriyle akademisyenlerin piyasaya açılması sağlanmış olsa da  mevcut mevzuat bu konuda neredeyse sadece üniversite rektörlerini söz sahibi yapıyor. Üniversite rektörleri de bu gücü kullanarak istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyor.

 

Üniversiteler içinde neredeyse sadece rektör eliyle kullanılan ve  denetim dışı kalan öyle çok ekonomik kaynak var ki.. Bazı köklü üniversitelerde bu kaynakların tutarı onmilyonlarca lirayı bulabiliyor.

 

Misal: Bireysel Araştırma Projeleri ve üniversitenin özel bütçesi. Özellikle döner sermaye gelirleri yüksek üniversitelerde onmilyonlarca liralık fonlar doğrudan ve sadece rektörün ağzından çıkacak iki kelime ile birilerine dağıtılıyor ya da dağıtılmıyor. Ödeme belgelerine dayandırıldıktan sonra bu ekonomik kaynakların gerçekten etkin ve verimli kullanılıp kullanılmadığı yönünde bir denetim yapabilmek dahi neredeyse mümkün değil. Öyle ki, bütçeye yatırılması gereken bazı kesintiler dahi bütçe dışı hesaplarda tutuluyor, nerelerde tutulduğu ve kullanıldığı Sayıştay’ın denetiminden dahi gizlenebiliyor. Bütçe dışı hesaplarda tutulan bu kamusal kaynakların (eğer varsa) sadece repo getirileri dahi yıllık yüzbinlerce lira değerinde neredeyse.

 

Misal; üniversite lojmanlarından toplanan elektrik paraları. Yakinen bildiğim ve elimde somut belgesi olduğu için söylüyorum: Çukurova Üniversitesi’nde 2007 yılında çıkan Elektrik Piyasası Tüketici Yönetmeliği’ne aykırı olarak hala tek abone sistemi geçerli. Tüm üniversitenin elektrik faturası tek fatura olarak geliyor. Bunun anlamı; Çukurova Üniversitesi’nin yüksek elektrik tüketimi nedeniyle daha yüksek fatura ödediği ve kamu zararına yol açaıldığı. Ancak sonuç bu kadarla kalmıyor: Rektörlük tarafından talebimiz üzerine bize verilen resmi bir belgeye gore  lojmanlardan toplanan elektrik bedelleri bütçe dışında İş Bankası’ndaki bir hesapta tutuluyor; nemalandırılma durumu ve nerede hangi amaçla kullanıldığı dahi belli değil. İddia doğruysa İş Bankası’na haksız kazanç sağlanmış demektir. Bu haksız kazancın bir sözleşme ya da protokel dayanıp dayanmadığı dahi belirsiz. Bu kayıtdışı uygulama belki de onlarca yıldır devam ediyor. Sağlık Kültür Spor daire başkanlığı tarafından işletilen kantinlerden alınan elektrik bedelleri de bütçe dışı hesaplarda tutuluyor ve nerede kullanıldığına , nemalandırılma durumuna dair somut bir bilgi yok. Bütün bunlar kamu kaynaklarının etkin ve verimli kullanılmadığı, kamu zararına yol açıldığı anlamına geliyor. Bir Sayıştay ya da YÖK Denetleme Kurulu incelemesinin bu konuda tüm gerçekleri kısa sürede ortaya çıkaracağı açık. Bu sadece bir üniversitenin bir tek kalemi.Elimde somut belge olduğu için dile getirebildiğim bu husus, üniversitelerdeki karadeliklerden sadece bir tanesi. Kimbilir daha neler var.

 

Kaçınılmaz olarak bu ekonomik imkanlar ideoloji, mezhep, cemaat, klüp, dernek yapılanmalarının da bu karar alma sürecine etki etmesine yol açabiliyor hatta gözlemlerime göre açıyor da. Genelde de güç üniversiteler içinde tek bir çıkar grubunun  ya da organize yapının elinde temerküz ediyor.  Bu yapı, son günlerde çokça gündeme geldiği gibi her yerde sadece paralel denilen yapılanmadan oluşmuyor. Daha köklü, derin ve gnostik yapılanmalar var. Akademik ve idari personel de ateşin etrafında dolanan pervaneler gibi bu gücün etrafında pozisyon alıyor. Gücün desteklediğini kutsuyor yerdiğini lanetliyor. Bu yoğunlaşmış gücü kontrol eden klüp, cemaat, dernek, odak, örgüt vs. her ne ise  bir yolla yönetimi eline geçirdiği andan itibaren etrafına kocaman bir duvar örüyor ve  ajandası dışındakilerin bu duvarı aşabilmesine ksinlikle izin vermiyor. Kendi kutsallarını üretiyor, yargılıyor, mahkum ediyor. Hatta, yayınlandığı günden bu yana çok okunan “Akademisyenlerin susmaması için mobbingci rektörler gitmeli” başlıklı yazımda ifade ettiğim gibi potansiyel tehdit görülen akademisyenleri fişleyerek, açıktan hedef alarak mobbing ve tacizlerle yıldırarak, imaj kirleterek, tecrit ederek üniversiteden kaçırmaya, adli ve idari sicillerini kirletmeye yöneliyor. Biat etmeyen akademisyenler resmen recmediliyor. Biat edenler ise hem akademik hem de idari olarak yükseltiliyor. Öyle ki bir atıflı yayınlar çetesinden dahi söz edilebilecek uygulamalar seziliyor. Sırf puan şartını karşılayabilmek için bir üst yöneticinin öğretim elamanı yakınını doçent yapabilmek için bu kişinin hiç bilmediği bir konuda bütünüyle farklı bir çalışma alanında bir başka öğretim üyesine atıflı yayın yaptırılabiliyor. Bu yayın alakasız bir alanda bir şekilde dosyaya konuyor ve jüri değerlendirmesine sunulmaya çalışılıyor.  Ordan burdan ödüller verdirtiliyor. Bir organize yapıya bağlanmadan alınteri ile kazıyarak yol almaya çalışan akademisyenlerin üzerine basılıyor. Klüp ve cemaatlerin yönetiminde baskın olduğu üniversitelerde bu tür tacizler ve ayrımcılıklar nedeniyle büyük sıkıntı çeken çok sayıda akademisyen var.  Söz konusu yazımın neredeyse bir aydır en çok okunanlar arasında kalması, bu sıkıntıların somut ölçütü..

 

Bizzat bildiğim ve maruz kaldığım için söylüyorum: Bu tür karanlık organize odaklarca yürütülen kirli operasyonlar Çukurova Üniversitesi’nde var, Medyaya dayanarak söylüyorum: Dicle Üniversitesi’nde de var Balıkesir Üniversitesi’nde de.. Yılların öğrenilmiş çaresizliği altında susturulmuş öğretim elemanları konuşabilmeye başladıkça çok sayıda üniversitede , özellikle de klüp, örgüt ve cemaat örgütlenmesinin baskın olduğu üniversitelerde yaşanan sıkıntılar daha da netleşecektir.

 

Bu tür baskılar, tacizler, keyfi uygulamalar kaçınılmaz olarak akademik üretkenliğin azalmasına, günü kurtarmaya yönelik arayışların artmasına yol açıyor. Özellikle de rektörlük seçimleri, akademik personelin ve hatta idari personelin etik değerlerinde aşırı bir tahribata yol açabiliyor; açıyor. Rektörlük seçimlerinde YÖK’e gidecek listeye girebilmek için ilk altı arasına girme zorunluluğu nedeniyl merkezdeki örgütsel yapı, her seçim döneminde birbirine paralel, aynı klüp ya da harici yapılanmaya, örgüte vs. organize yapıya mensup çok sayıda aday çıkarıyor; farklı adayların seçime girmesini ise formel ve enformel yollarla bloke etmeye çalışıyor. Böylece, yönetim değişmiş gibi görünse de aynı düzen ve çark aynı organize yapıların çıkarları doğrultusunda işletilmeye devam ediyor. Üniversite özerkliği de bu düzeni denetimsiz sürdürebilmenin bir kılıfı olarak kullanılmaya çalışılıyor.

 

Bu açıdan baktığım zaman üniversite reformu konusunda kendimde şunu söyleme hakkını görüyorum:  Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kalmalıdır. Türkiye’nin bu geçiş sürecinde Yükseköğretim Kurulu’na üniversiteler içinde akademik ilerleme dahil her süreci bozan organize yapıların açığa çıkarılması ve tasfiyesinde, işlemez hale getirilmesinde, atıflı yayın çetelerinin engellenmesinde büyük rol ve görev düşmektedir. Daha da ötesi, YÖK’ün rektörler üzerindeki yetkileri, denetimi ve otoritesi artırılmalıdır. Buna karşılık Rektörlerin mali ve idari yetkileri azaltılmalı; senatonun, üniversite kurullarının, fakülte kurullarının ve hatta bölümlerin idari ve mali yetkileri artırılmalıdır. Üniversitelerde rektörlük seçimlerine  hemen son verilmelidir. Üniversitelerin organize yapılardan arındırılmasında rektör atamaları büyük önem taşımaktadır. Rektör sorunu çözülemeden üniversite sorunu çözülemez. Rektör olmak isteyenler yeni kurulan üniversitelerde olduğu gibi Yükseköğretim Kuruluna başvurmalı; kurulun yapacağı değerlendirme sonucunda Sayın Cumhurbaşkanımıza arz edilmelidir. Her fakülteden rector seçilebilmesine uygun bir düzenleme yapılmalı; onyıllarca aynı fakülteden rektör atanması da engellenmelidir. Böylece üniversitelerde organize çıkar gruplarının ve yapıların rektör seçimi, dolayısıyla da üniversitenin görünür ve görünmez idari ve ekonomik imkanları üzerinde etkili olmaları önlenebilecektir.

 

Bu yazı toplam 27961 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0133
Güneydoğu Haber