Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
05 Kasım 2014 Çarşamba 09:02
LİBERALLER VE YENİ TÜRKİYE

1-2 Kasım 2014 tarihlerinde, her yıl olduğu gibi Prof. Dr. Atilla Yayla öncülüğünde Kapadokya’da düzenlenen Liberal Düşünce Kongresi’nde çok sayıda entellektüelin katılımıyla tam bir beyin fırtınası yapıldı. Neredeyse iki tam gün süren yoğun tempo içerisinde Türkiye’yi, Ortadoğu’yu ve küresel sistemi ilgilendiren çok sayıda konu masaya yatırıldı. Sanal medyadan yargısal aktivizme, ifade hürriyetinden yolsuzluğa, kişilik haklarının ihlalinden yargı reformuna, bireyden cemaate, piyasa ekonomisinden girişimciliğe, yozlaşmadan parlamentarizme, Ortadoğu’da Özgürlük sorunundan demokrasi ve başkanlık sistemine neredeyse insana ve topluma dair her konuda sunumlar yapıldı, sorular soruldu, kuramdan güncele pencereler açıldı, eleştirel düşüncenin tüm sınırları zorlandı.

 

Aşağıda dinleme fırsatı bulduğum sunumlar ve değerlendirmelerde, soru ve cevaplarda Türkiye üzerine düşülen notların kapsamlı bir özeti aktarılmakta ve kritiği yapılmaktadır.

 

Sanal Medya, İfade Hürriyeti ve Kişilik Hakları’nın İhlali başlıklı oturumda; Gezi ile 17 -25 Aralık vakaları sonrasında büyük önem kazanan sanal medyanın (Facebook, Twitter, bloglar, googleplus vs.) sosyo-psikolojik ve sosyo-politik bir analizi yapıldı; sunduğu fırsatlar ve tehditler arasındaki çatışma analiz edildi; bu çatışmanın nasıl çözümlenebileceği sorunu öne çıktı: Şöyle ki; sanal medyanın “ifade özgürlüğü” için büyük fırsatlar sunmakla birlikte bir dizi tehdit içerdiği vurgulandı. Peki, enformasyon teknolojisinin kesintisiz ilerlemesi uğruna genelde yadsınan bu tehditler nelerdir: En başta “kişilik haklarının ihlali” gelir. Sanal medya;  saldırganı gerçek sosyal hayattan kopararak kişilik parçalanması oluşturmaktadır. Bu nedenle saldırgan; hedefine, yüzyüze ifade edemeyeceği hakaret ve iftiraları sanal medya üzerinden kolayca yapabilmektedir. Daha büyük bir tehdit ise sanal medyanın saldırgana kimliksizleşme, anonimleşme, gizlenme, görünmez kalma fırsatı sunmasıdır. Anonimleşme ve sahte hesaplar sayesinde sanal medya üzerinden kimliksiz (ve gerçek hayatta mümkün olabilecekten çok daha büyük) kitleler oluşturulmakta, siyasal çalışmalar ve algı operasyonları yapılmakta, tehditler savrulmakta, iftira ile saygınlığa ve imaja saldırılmakta, sanal linç kampanyaları yürütülmektedir. Zihinlerin kirliliği, farklılıkla yaşama kültürünün gelişmemesi, tektipleşme ölçüsünde bu kirli saldırılar artmaktadır. Nitekim; Gezi’ye destek vermeyenler, manevi lince uğramıştır. Bu, Gezi sonrası şahsımın da aşina olduğu bir vakadır. Deneyimlerime göre de hukuk, sanal medya suçlarına yetişememekte; anonimleşmeye karşı özgürlükleri ve kişi haklarını korumada yetersiz kalmaktadır. Bu noktada; özgürlüğün sadece devlete karşı değil, ikinci kişilere, anonimlere, kimliksizlere, sahte hesaplara karşı da korunabilmesi sorunu ortaya çıkmaktadır. Temel sorular şunlardır: Faili-i meçhul yayınların cezai sorumluluğu kimde olacaktır? Devlet,  kişi haklarını korumak için sanal medyaya (Facebook ve Twitter’a) yani özel mülkiyete müdahale edebilir mi? Bu pek mümkün değildir. Peki hukuk, nasıl hızlandırılabilir? Bunun için önerilen çözüm yollarından biri, Facebook ve Twitter’ın Türkiye’de temsilcilik açması ve şikayete USA ile UK hızlı cevap verilmesinin sağlanmasıdır.

 

Bir diğer oturum, Yargısal Aktivizm ve Yargıda Reform başlığını taşımaktadır: Kuvvetler ayrılığı ilkesine göre, bir politik sistemde üç işlev arasında bir tür işbölümü vardır: Yasama, “soyut normlar” koyar; yürütme, bu soyut normları uygular; yargı da soyut normları somut vakalara uygular. Bu işbölümüne göre, yargının işlevi, yasamanın koyduğu soyut normlarla sınırlıdır. Ancak, bazı durumlarda yargı organları, yasama organının koyduğu soyut normların ötesine geçebilmektedir. Buna “Yargısal Aktivizm” denir ve anlamı yargının yasal sınırların ötesine geçmesidir. Yargısal Aktivizm’e en tipik örnek; Anayasa yargısında, yargının hukuk yaratmasıdır. Anayasa yargısı, egemenin egemenliği kaybetme riskine karşı kurduğu bir güvencedir. Bu nedenle, yasamanın iradesine müdahale etmeye eğilimlidir ve Türkiye’de çokça görüldüğü gibi eder de. Yargının, yasama işlevini geçersiz kıldığı her karar hukuk yaratmadır. Soyut normlarda genel ve soyut ifadeler ne kadar çoksa, yargısal aktivizm de o kadar artmaktadır. Bu çerçevede yargısal aktivizmi önlemenin yolu Anayasa yargısının ortadan kaldırılması ve/veya normlarda genel/soyut ifadelerin azaltılmasıdır. Ancak, Anayasa yargısının kaldırılması, bu kez yasamanın bireysel haklara sınırlama getirmesi riskini taşır. Bu anayasa yargısından çok daha büyük bir risktir. Bu nedenle yargısal aktivizm, demokrasinin içselleştiği ülkelerde bireyi politikacılardan koruduğundan iyi bir şey olarak da görülebilir. Ancak, Anayasa yargısı, egemeni (devleti ya da Türkiye’de olduğu gibi ülkenin bütünlüğü ya da laiklik kisveleri altında devlet elitlerini) korumaya yönelikse, yargısal aktivizm kötüdür.  Yani, Anayasa yargısının işleyişi ve yargısal aktivizm, Türkiye gibi vesayetçi yarı demokrasilerde kötüdür. Toplumsal barış ve gelişme önünde bir engeldir. Dünyada karşılığı olmayan, tutarsız, keyfi, yorumlarla siyasete müdahale edilir. Zira; 1961 sonrası, Türkiye’de sadece Anayasa Mahkemesi değil, bir bütün olarak yargı bir vesayet organı gibi düzenlenmiştir; demokratik kurumları ve demokrasiyi engelleyici yönde dizayn edilmiştir.  HSYK gibi üst yargı organları da bu yönde kapalı yapılar olarak dizayn edilmiştir. Öyle ki 2010 referandumu öncesinde HSYK üst yargıyı üst yargı da HSYK’yı seçmekte; bu oligarşik yapıya kimse sızamamaktadır. Yargıçların ve savcıların mesleğe girişi de bir “tezgaha giriş (devşirme) sistemi”dir. Doğrudan hukuk mezunu alınmakta, bu adaylar toplumdan ve piyasadan bihaber devletçi bürokratlar olarak yetiştirilmektedir. Bu dizayn içinde yasa metni bir teferruattır; kamuflajdan ibarettir. Bu kamuflajın arkasında; dünyada karşılığı olmayan tutarsız, keyfi yorumlarla siyasete müdahale edilir. Yargı bağımsızlığı da siyasete müdahale ve demokratik kurumların işlemez hale gelmesi için bir taktik olarak kullanılmıştır. Bu dizayn nedeniyle hakim/savcı, kendini devleti korumakla vazifeli görmekte; aşırı derecede politize olmakta; adalet kavramından uzaklaşmakta; hatta adaletin ne olduğunu öğrenme gereği dahi duymamaktadır. Aşırı politizasyon nedeniyle Türkiye’de yargının kalitesi de düşük kalmakta; gerekçesiz kararlar yazılmakta; kararlar üzerinde bir esas denetimi yapılmamakta; sadece usule bakılmakta; sonuçta rüşvet ve yozlaşma artmakta; toplumsal saygınlık ve güvenilirlik azalmaktadır. Bu yargı sistemini asker dizayn etmiş; yetinmemiş, sivil mahkemelere karşı “askeri mahkemeler” kurarak yargı birliğini bozmuştur. Artık şu kabul edilmelidir: Bir siyasal sistemde herkes yozlaşabilir. Anayasa yargısı dahil yargıçlar bunun istisnası değildir. Bu çerçeve; hukukun sanal medya üzerinden oluşturulan anonim kitlelerce yürütülen kirli eylemlere, sanal lince, psikolojik teröre müdahalede neden çok geriden geldiğini, yavaş, yetersiz ve etkisiz kaldığını da açıklamaktadır.

 

Gelinen noktada yargı reformu, Türkiye’nin en önemli ve acil problemidir.İlk olarak yargısal aktivizme karşı Anayasa yargısı sınırlandırılmalıdır. Bunun yolları da orjinalizm (kurucu iradenin kastının esas alınması); konsensualizm (soyut kuralların o anki topluma göre yorumlanması) Bunlardan orjinalizm, toplumsal gelişmeyi tıkar; konsensualizm ise popülizme yol açar. Üçüncü yol ise Anayasa mahkemesi kararlarının belli yöntemlerle (Portekiz’de olduğu gibi 2/3 çoğunlukla) geçersiz kılınabilmesidir. Anayasa yargısının sınırlandırılmasına ilaveten askeri yargı gibi dünyada örneği olmayan “atipik” kurumlar kaldırılmalı; yargı birliği sağlanmalıdır. Keza; devleti korumacı zihniyetle malul yargıç tipinin tasfiyesi ve yargının adalete, topluma, piyasaya ve üçüncü taraf olan avukatlara yakınlaşabilmesi için doğrudan mezunların hakim yapılmasına son verilmeli; piyasada birkaç yıl çalışmış deneyimli avukatlar yargıç olarak istihdam edilmeli; yargıçlar yabancı dil bilmeli ve yurtdışına gönderilmelidir. Öte yandan, yargıç/savcılaların da siyasi görüşü vardır ve olmalıdır. Daha ötesi yargıçlar, siyasi görüşlerini gizlemesi risktir. Zira bu durumda siyasi görüşün yargı kararlarına ne ölçüde yansıdığını tespit güçleşecektir. Yargıçların kararlarının gerçek mahiyetini yargı tarafsızlığı ve cüppeleri, takım elbise ve kravatları arkasına saklamaları sakıncalıdır.  İlaveten,  meslek şovenizmi önlenmeli; bunun için HSYK gibi üst yargı kuruluşlarına sadece hukukçu değil ekonomist, sosyolog, siyaset bilimci gibi alanlardan da üye atanmalıdır. Viyana Komisyonu da yargı üst yönetimine aşırı yargıç hakimiyetinin önlenmesini ve çeşitlendirmeyi tavsiye etmektedir.

 

Bir diğer oturum da Ortadoğu’da Özgürlük ve Demokrasi  konulu idi:  Bu oturumda Mısır darbesinin yapısı üzerine sunumlar ve tartışmalar yaşandı. Bir görüşe göre, Mısır darbesi Sekülerler ile İslamcılar arasındaki çatışmanın sonucu idi. Ancak, bu kategorileştirme çok rağbet görmedi ve eleştiri aldı. Bu eleştirilerin başında şu geldi: Mısır darbesinde Tahrir’de toplanan ve darbe çığırtkanlığı yapan güruh içinde sekülerler (daha doğrusu laikçiler) kadar selefilerin de olması, darbeci Sisi’nin eşinin kapalı kendisinin dindar olması, El Ezher’in Sisi’yi ve darbeyi desteklemesi, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerindeki hanedanların İhvan’a karşı yapılan Sisi darbesine destek vermeleri; daha da ötesi Ürdün, Suriye ve İsrail’in hatta USA ve EU’nun da bu darbeye ve darbecilere açık ya da zımnen destek vermeleri nasıl açıklanabilecek. Nitekim benim kanaatime göre, Mısır Darbesi, Sekülerler ile İslamcılar arasındaki değil, antidemokratik odakların demokratik hükümete saldırısından ibarettir. Müslüman Kardeşler, Ortadoğu’da gerçek anlamda seküler denebilecek hedefleri, piyasa ekonomisi ve insan haklarını Mısır’a yerleştirme amacı güden ılımlı bir siyasal harekettir. Muhaliflerinden farkı, rakibini bertaraf etmek için silah kullanmak yerine fikrini kullanmayı seçmesidir. Uzun vadede kazanacak olan da bu barışçı anlayış ve dildir. Bu görüş, katılımcılar arasında da genel hatlarıyla kabul görmüştür. Bu başlık altında gündeme gelen bir diğer konuda hem Mısır’daki hem de Türkiye’deki gerçek ve pratik liberaller ayrımıdır. Gerek Mısır’da gerekse Türkiye’de batıcı ve modernistler kendilerini liberal olarak nitelendirebilmektedir. Mesela Türkiye’de medyada “liberaller AKPArti’den uzaklaşıyor” gibi bir başlık atıldığında kastedilenler bu batıcı ve modernistlerdir. Misal: Ertuğrul Özkök, Cengiz Çandar bu anlamda liberaldir. Ancak, bu isimlerin kuramsal anlamda liberal öğretiyle hiçbir ilintisi olmadığı; sosyal demokrat ve hatta totaliter modernist seçkinci ekole  mensup oldukları açıktır. Bu anlayışta liberallik, bir hayat tarzı, batılı gibi yaşamak olarak anlaşılmaktadır. Aynı şekilde Mısır’da Sisi’yi destekleyen liberaller de bu tip modernist ve batıcılardır. Bu isimlere gerçekte liberal demek açık bir saptırmadır. Bu başlık altında önemli bir tatışma konusu da liberalizm-demokrasi ilintisiyle ilgiliydi. Bir görüşe göre öncelik demokraside olmalı; gerekirse illiberal bir demokrasi tercih edilmeliydi. Ancak buna karşı, önceliğin liberalizmde olması gerektiği vurgulandı. Zira liberalizmsiz bir demokrasinin kamu yararı, sosyal refah, kamu hizmeti gibi total ve keyfiyete açık kavramları içereceği; bunun da  bütçe açıkları ve yüksek enflasyona yol açacağı ifade edildi. Günümüzde, Ortadoğu’da ve hatta Türkiye’de demokrasinin ışıltılı bir kavram olarak yüceltilmesine karşılık liberalizmin kirletilmeye ve yadsınmaya çalışılmasının, sosyal demokrasiye yakın bir anlayış olduğu ve dikkatli olunması gerektiği ifade edildi.  

 

Son oturum ise Türkiye’de Hükümet Sistemi Tartışmaları: Parlamentarizm, Yarı Başkanlık ve Başkanlık başlığını taşıyordu. Bu oturumda, hem kuramsal ve tarihsel bağlamda hem de Türkiye özelinde Parlamentarizm ve Başkanlık Rejimlerinin genel bir karşılaştırması yapıldı. Bu başlık altındaki şu tespit ve vurgular, rejim tartışmalarını kavratma açısından çok aydınlatıcı oldu: Kuvvetler ayrılığında ayrıştırılan yasama, yürütme ve yargı işlevlerinden ikisinin aynı gücün eline geçmesi, özgür toplumu yok eder. Parlamento; “yasama, yürütme ve yargı” işlevlerinden herhangi birinin karşısında ve alternatifi değildir; bu üç işlevin ortamıdır; dolayısıyla yargının kendini parlamento karşısında konumlandırması ve kendinde diğer işlevlere karşı Cumhuriyet’i korumak gibi vesayetçi bir statü görmesi yanlıştır. Yargının parlamento karşısına konumlandırılması ve evrensel hukukun, seçilmemiş bir güç olan yargının tekeline bırakılması yargıyı tüm kuvvetlerin üstüne çıkaracak; dengeleri bozacaktır. Demokrasilerde buna izin verilemez. Bu tehdide karşı Parlamento ve Cumhurbaşkanı’nın yargı ile ilgili karar alma yetkileri artırılmalıdır.  Öte yandan; parlamenter sistem, monarşinin evrilmesi sonucu oluşmuştur. Cumhuriyet’in monarşiden tek farkı, monarkın başındaki tacı Cumhurbaşkanı’na giydirmektir. Daha ötesi, Cumhurbaşkanı’nın sorumsuz yetkili olduğu bir Parlamenter Sistem, monarşiden çok daha despotiktir. Parlamenter sistem; kuvvetler ayrılığı’nda işlevler arasındaki dengenin nasıl sağlanabileceği, kimin karar alıcı olacağı, karar alıcının kim olacağının nasıl kararlaştırılacağı gibi temel sorunları çözememektedir. Daha da ötesı; parlamenter demokrasinin temeli olarak sunulan “kuvvetler ayrılığı’ ilkesi, esasen antidemokratiktir. Bu sorunları çözme arayışları, bir alternatif olarak başkanlık sistemini gündeme getirmiştir. Başkanlık sisteminin monarşiden evrilen Parlamenter Sistem’den farkı, bir pazarlık sürecinin eseri olması; tarihe değil felsefeye dayanmasıdır. Bu noktada, hatıra Iron Lady (2010) filmindeki şu replik gelmektedir: “Ekonomi politiğini felsefe üzerine kuran toplumlar, tarih üzerine kuran toplumlardan çok daha üstündür.” Türkiye’yi tarihin ve eski devlet aklının esaretine sokmak isteyen bazı odakların, başkanlık rejiminin Türkiye’yi böleceği iddiasının hiçbir kuramsal ve deneysel dayanağı yoktur. Bu bir hurafedir. Zira, hem parlamentarizm hem de başkanlık rejimlerinin; üniter ve merkeziyetçi yönetimlerle de adem-i merkeziyetçi yönetimlerle de uygulandığı çok sayıda ülke örneği vardır. Keza, başkanlık sisteminin otoriterleşebileceği-parlamenter sistemin otoriterleşmeyeceği iddiası da bilimsel değildir. Her iki rejim de otoriter sisteme kayabilir. Başkanlık sistemi,  bir anlamda sultanlıktan evrilen parlamentoya ve bir ölçüde sultandan evrilen Cumhurbaşkanı modelinin saltanatçı paradigmasına karşı, Türkiye’nin önünde tüm hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasını sağlayacak ve her kesimin katılabileceği bir pazarlık konusu olarak durmaktadır. Özgür akla sunulan bu pazarlık fırsatı iyi değerlendirilmelidir.  

Bu yazı toplam 12393 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0109
Güneydoğu Haber