Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Vedat KAHYALAR
Vedat KAHYALAR
vedatkahyalar@hotmail.com
Dönüştürme iddiasıyla başlayan biteviye siyasal maceralar
 
 
"Allah insanı iddiasından vurur."
- İsmet Özel
 
Türkiye, belki de son yüz yılın en büyük siyasal paradokslarından birini yaşıyor. Bu topraklarda neredeyse bütün siyasi hareketler, toplumu ve devleti dönüştürme iddiasıyla yola çıktı; fakat önemli bir kısmı sonunda dönüştürmek istediği sistemin en sadık savunucusuna dönüştü.
 
 
Sağcılar geldi, düzeni değiştireceklerini söylediler. Solcular geldi, yeni bir toplum vaat ettiler. İslamcılar adalet ve ahlak söylemiyle ortaya çıktı. Milliyetçiler milli kalkınma hedefleri koydu. Liberaller özgürlük ve demokrasi vaat etti. Ancak dönüp geriye baktığımızda gördüğümüz manzara pek iç açıcı değil.
 
 
Merhum Necmettin Erbakan'ın ve kısa bir dönem de olsa Bülent Ecevit'in özgün bir siyasal çizgi oluşturma çabalarını ayrı tutmak gerekir. Teşhislerinin önemli bir kısmı bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. Fakat her ikisi de devlet yönetiminde yeterince uzun süre ve yeterli güçle etkili olamadılar.
 
 
Bugün geldiğim noktada şu soruyu sormadan edemiyorum:
 
 
Bu ülkenin gerçek anlamda kalkınması, halkının refah içinde yaşaması, gençlerinin çağın gereklerine uygun eğitim alması, üretimin teşvik edilmesi neden sürekli sekteye uğruyor?
 
 
Bu engellerin kaynağı kim?
 
 
Borç veren uluslararası finans çevreleri mi?
 
 
Bölgeyi kendi nüfuz alanı gören küresel güçler mi?
 
 
Yoksa mesele çok daha derinlerde, sistemin kendi doğasında mı saklı?
 
 
Çünkü bir zamanlar devleti ve toplumu dönüştürme iddiasıyla yola çıkanların hikâyesi birbirine şaşırtıcı derecede benziyor.
 
 
Muhafazakâr hareketler yıllarca devletin bürokratik yapısını, eğitim sistemini, kültürel hayatı ve ekonomik düzeni kendi değerleri doğrultusunda yeniden şekillendireceklerini söylediler. Aileyi koruyacaklarını, gençliği ihya edeceklerini, toplumsal ahlakı güçlendireceklerini vaat ettiler.
 
 
Fakat sonuçlara baktığımızda ortaya çıkan tablo farklıdır.
 
 
Nüfus yaşlanıyor. Doğurganlık oranları alarm veriyor. Aile kurumu zayıflıyor. Uyuşturucu kullanımı artıyor. Komşuluk ilişkileri çözülüyor. Şehirler beton yığınlarına dönüşüyor. Trafik, çevre kirliliği ve yaşam kalitesi sorunları büyüyor.
 
 
Dahası, uzun yıllar boyunca eleştirdiğimiz Batı'nın birçok sosyal sorununu ithal etmiş durumdayız. Ancak onların ulaştığı eğitim, hukuk, üretim, gelir düzeyi ve şehirleşme standartlarına yaklaşabilmiş değiliz.
 
 
Bu noktada şu gerçekle yüzleşmek gerekiyor:
 
 
Modern devlet, sanıldığı gibi nötr bir araç değildir.
 
 
Devletin kendine özgü bir hafızası, refleksleri ve işleyiş mantığı vardır. Kurumsallaşmış büyük şirketlerin zaman içinde oluşturdukları kültür gibi, devlet de yönetenleri kendi mantığına uyum sağlamaya zorlar.
 
 
Devlet aygıtını ele geçirmek başka şeydir; onu dönüştürmek başka.
 
 
Çoğu zaman devletin sürekliliğini sağlayan mekanizmalar, yönetenleri dönüştürür.
 
 
İktidara gelen her hareket kısa süre içinde bürokrasinin talepleriyle, güvenlik kaygılarıyla, uluslararası sermayenin beklentileriyle ve küresel ekonomik sistemin kurallarıyla karşı karşıya kalır. Böylece seçim meydanlarında verilen sözlerle yönetim pratiği arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşur.
 
 
Özellikle neoliberal küresel düzen içinde ulusal hükümetlerin hareket alanı sanıldığı kadar geniş değildir. Finans piyasaları, kredi derecelendirme kuruluşları, uluslararası yatırım çevreleri ve küresel ticaret ağları hükümetlerin ekonomik tercihlerini ciddi biçimde sınırlar.
 
 
Bu yüzden seçim dönemlerinde "yerli ve milli ekonomi" söylemleri kullanan birçok yönetimin, iktidara geldikten sonra küresel sermayenin beklentilerine uygun politikalar izlemek zorunda kalması tesadüf değildir.
 
 
Elbette bütün suçu sisteme yüklemek de kolaycılık olur.
 
 
Sorunun bir boyutu da insan unsurudur.
 
 
Ahlaki omurgası güçlü olmayan, entelektüel derinliği yetersiz, hesap verebilirlik kültürü geliştirememiş kadrolar iktidarın dönüştürücü etkisine karşı direnemezler.
 
 
Dünü eleştirenler bugünün ayrıcalıklı sınıflarına dönüşür.
 
 
Mazlumiyet diliyle yola çıkanlar, zamanla gücün ve imtiyazın savunucusu haline gelir.
 
 
Bir dönem "Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak" diyenlerin önemli bir kısmının bugün eleştirdikleri düzenin bir parçası haline gelmesi tam da bu nedenle şaşırtıcı değildir.
 
 
Siyasal tarihin belki de en önemli dersi burada yatıyor:
 
 
Mesele yalnızca iktidara kimin geldiği değildir.
 
 
Asıl mesele, iktidarın nasıl sınırlandırıldığıdır.
 
 
Nasıl denetlendiğidir.
 
 
Hangi ahlaki ilkelerle kuşatıldığıdır.
 
 
Gücü sınırlandırmayan, hesap vermeyi kurumsallaştıramayan ve adaleti merkeze koyamayan her sistem, en iyi niyetli kadroları bile zamanla kendisine benzetir.
 
 
Tarih, sistemi değiştirmek için yola çıkıp sistem tarafından değiştirilenlerin hikâyeleriyle doludur.
 
 
Gerçek dönüşüm ise devlet aygıtını ele geçirmekle değil; adaleti, şeffaflığı, liyakati ve hesap verebilirliği kurumsallaştırmakla mümkündür.
 
 
Çünkü dönüştürülmeyen iktidar, er ya da geç dönüştürdüğünü sandığı insanları kendi suretine benzetir.
 
 
Ve çoğu zaman iktidarın en büyük zaferi, kendisine karşı çıkanları bile kendisine dönüştürebilmesidir.
Bu yazı toplam 44 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber