Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Dr. Onur YILMAZ
Dr. Onur YILMAZ
dronur@adana01haber.com
BİLİNÇ VE BENLİK; SAHNE VE ORGANİZASYON
Benlik, kendilik, bilinç, bellek gibi kavramları bir araya getirme çabası, daha başından bir sınır ve kapsam sorununu beraberinde getirir. Bu kavramların arasındaki ilişkinin yönü her akademik disiplin açısından değişkenlikler göstermekle birlikte, genel olarak tartışmalıdır. Kişinin kendim dediği şeyi deneyimleme biçimi, bilinç ve benliğin varlıkları için birbirlerine olan gereksinimlerinin niceliği ve niteliği, benliğin bellekten ayrı ele alınmasının mümkün olup olmadığı, bilincin ne kadarıyla beynin ve sinir sisteminin bir ürünü kabul edilebileceği ve benzeri çok sayıda soruyu kapsayabilecek daha bütüncül soru şu olsa gerektir: Bu kavramların arasındaki ilişki, bir ömre yayılan ve karşılıklılık gösteren bir dinamiğe mi sahiptir? 
 
BİLİNÇ KAVRAMININ TARİHİ VE GELİŞİMİ
 
Batı düşünce sisteminde tartışmalı konumunu halen korumakla birlikte, bilinç kavramının tarihsel seyrinde genel yönelimin, kendini bilen özne konumundan, dünyayla birlikte var olan bir varlık konumuna doğru olduğu ifade edilebilir. Bugün disiplinlerüstü bir buluşma ile oluşturulabilmiş bilinç kuramının antik Yunanda bir karşılığı olduğu söylenemez. Antik Yunan düşünürlerinin ilgileri temel olarak, bugün benlik, bilinç, kendilik olarak tanıdığımız kavramlara değil, psyche, episteme ve nous arasındaki ilişkileri anlamaya yönelmişti. Kişinin bir tür iç gözleme, başka bir okuyuşla kendilik deneyimine sahip olabilmesi fikrinin ise, modern dönemle birlikte ön plana çıktığı kabul edilebilir. Buradan hareketle, bilinç olgusunun bir kavram olarak tarihinden bahsetmek yerine, kişilerin kendilerini algılama ve deneyimleme biçimlerinin tarihsel süreçteki dönüşümünden bahsetmek daha uygun bir tercih olacaktır. 
 
Antik Yunanda Bilinç
 
Platon?da doğrudan bir bilinç kavramı yerine, ruhun (psyche) hakikati kavrayabilme yetisine odaklanan bir anlatı vardır. Platon?da ruh, bir ilke olarak, idealar evrenine yönelen, varlığı bedene öncelenen bir yetidir. Platon?da bilme ediminden kastedilen, kişide var olmayan bir bilginin öğrenilmesi değil, unutulmuş olan hakikatin hatırlanmasıdır (1). Bu hatırlama edimi, anamnesis olarak kavrama taşınmıştır (2). O halde, Platon felsefesinde bir öznel deneyim alanının varlığına dair açık bir gönderme bulunmayıp, ruhun hakikate doğru yönelmesine merkezi önem atfedildiği söylenebilir.
 
Delphi?deki Apollon tapınağına dayandırılan gnothi seauton (kendini bil) sözü etik bir çağrı olarak, kişiyi kozmik düzendeki yerine dair hakikati kavramaya davet eder. Bu yönüyle, bir iç gözlem vasfından uzakta görünür. 
 
Aristototeles felsefesinde ruh anlayışının merkezi meselesi, Platon felsefesindeki ideaya dönüklüğün aksine, entelekya ya, yani yaşamını sürdüren biçime doğru yer değiştirmiştir. Aristo?ya göre insan aklı evrensel gerçekliği kavrama yetisine sahiptir. Bu haliyle akıl, Aristo?nun etkin akıl kavramının içeriği haline gelmiştir(3). Buradan hareketle Aristo?da Platon gibi, bilinç kavramını içsel bir deneyimle sınırlandırmamıştır. Ancak Platon?dan farklı olarak vurgunun merkezi hakikate ve idealara değil, canlılık olgusuna ve işlevselliğe yapılmıştır. 
 
Sonuç olarak antik Yunanda bilinç kavramı, öznel deneyimi merkeze almamaktadır. Temel kavramlar hakikat ve ona ulaşma yolundaki akıldır. Bu nedenle bilince antik Yunan yaklaşımının fenomenolojik değil ontolojik olduğu ifade edilebilir. 
 
Descartes?te Bilinç
 
Descartes?la birlikte bilinç olgusu, kendilik deneyimi ile yan yana gelmiştir. Bu nedenle modern bilinç anlayışının başlangıç noktası çoğu zaman Descartes?a konumlandırılır. Cogito Ergo Sum önermesi ile Descartes, felsefesinin merkezine bilinç kavramını almış, bu yönüyle de felsefe tarihinde bir kırılma noktası oluşturmuştur (4). Descartes?a göre tüm bilgiler sorgulamaya açıkken, sorgulayan ve şüphe duyan özne, varlığı inkar edilemeyen tek şeydir. O halde Descartes?ta bir bilgi kuramının varlığından ve kuramın merkezine ilk kez öznenin yerleşmiş olmasından bahsedilebilir. Öte yandan Descartes?ın bu yaklaşımı, beden-zihin bütünlüğünün karşısında konumlanarak, dualistik bir görüşü temsil eder.  Descartes?te bilinç, bedenden bağımsız bir gerçekliktir. Bilişsel psikoloji başta olmak üzere rasyonalist ve pozitivist anlayışın zihin merkezli oluşunun kökeninde Descartes?in bu ayrımının bulunduğu dahi ileri sürülebilir. 
 
Immanuel Kant?ta Bilinç
 
Kant?a göre kişi, farklı duyuları aracılığıyla veriler alsa da bunlar ham verilerdir ve deneyimi bütünüyle kapsayamazlar. Duyusal modalitelerin sunduğu ham verilerin zihnin kategorileri tarafından düzenlenmesi gerekir. Bu düzenleme, aşkın (arı) tam algının birliği ilkesiyle (5) yapılabilir ki, Kant?ta Descartes çı öznenin merkeziyeti korunarak bahsi geçen bu ilke ile zenginleştirildiği ifade edilebilir. 
Kant felsefesindeki ??Ben??in, psikolojik Ben olmaması önemlidir. Kantçı Ben, deneyimlenen bir nesnenin değil, her türden deneyimi olanaklı kılan bir koşulun adıdır. O halde Kant?ta bilinç, bir gözlem ve deney nesnesi değil, deneyimi önceleyen bir yapısal ilke olarak alaşılmalıdır. Kant?taki bilinç anlayışının daha sonraları Husserl?in fenomenolojisini ve modern bilişsel bilimlerdeki öznel deneyim anlayışını belirgin biçimde etkilediği ifade edilebilir. 
 
Hegel?de Bilinç
 
Hegel?e göre bilinç diyalektik bir hareket içindedir. Tarihsel olarak gelişir, kendisini devamlı olarak kapsayıp aşar. Hegel?de bilincin hareketi duyusal deneyimle başlayıp, algılama, anlama becerisi, özbilinç ve akıl momentlerinden geçtikten sonra mutlak bilgi aşamasına varır (6). 
Hegel?in bilinç anlayışının belki de en özgün yanı, özbilincin inşa edilebilmesi için başka bir özbilincin varlığının zorunlu olduğuna dair önermesidir. Bir bilinç, ancak bir ??ötekinin?? özbilinci tarafından tanındıktan sonra özbilinç aşamasına ulaşır. Başka bir ifadeyle Hegel?e göre benlik, yalnızca bireyin içindeki bir süreç değil, ancak toplum içinde, kişilerarası ilişkide kurulabilen bir yapıdır.  Hegel?in bu yaklaşımının, psikanalizin önemli kuramcılarından Jacques Lacan?ın ayna evresi kavramının, ayrıca John Bowlby?nin ve Mary Ainsworth?ün öncülüğünü yaptığı bağlanma kuramının inşası üzerinde etkili olduğu öne sürülebilir. 
 
Husserl?de Bilinç
 
Husserl?le birlikte bilinç, kişilerarası veya kozmik bir düzlemden uzaklaşıp, bireyin öznelliğine doğru bir yapılanmaya meyleder. Husserl?e göre bilinç her zaman yönelimseldir; her durumda bir kişiye, bir nesneye, bir düşünceye veya bir anlama yönelmiş halde bulunur (7). 
Husserl?in deneyimleri incelemedeki temel metodu olan askıya alma (epoché) üzerinden (7) bilinç, nesnelerle kurduğu ilişkide edilgen bir kayıt ortamı olmaktan uzaklaşıp, anlam kuran etkin bir yapı haline gelir. 
 
Merleau-Ponty?de Bilinç
 
Maurice Merleau-Ponty Husserl?in fenomenolojisinin izinden gitmekle beraber, bilinç ve beden arasında koparılamaz bir ilişki olduğunu öne sürerek daha seçici bir odaklanma gösterir (8). Başka bir ifadeyle Merleau-Ponty bilincin bedene sonradan dahil edilen bir yapı olmadığını, bedenin dünyada kendini var etme biçimi olduğunu öne sürer. Ona göre kişinin doğumdan sonra dünyayla kurduğu ilk ilişkilerin aracısı bedendir. Algılar dahi, bedenin çevre ile kurduğu çeşitli ilişkilerin ürünleri olarak kabul edilir. 
 
Heidegger?de Bilinç
 
Martin Heidegger felsefesinde bilinç kavramı merkezi konumundan uzaklaşmıştır. Yerine gelen ise varoluş kavramıdır. Heidegger, Dasein (orada varlık) ifadesi ile insanın düşünmesi ve bir bilinç geliştirebilmesine önsel olarak, dünyayla ve diğer kişilerle ilişkiler kurmasının, etkinlik göstermesinin zorunlu olduğunu öne sürer. O halde insan varoluşu, dünyada olmaklık hali ile başlar. Daha sonra bilinç bu ilişkilerden kendine döner (refleksiyon). 
 
Buradan hareketle Heidegger felsefesinde bilinç, zihinsel faaliyetle inşa edilen soyut bir süreçsellikten uzaklaşıp, dünya ile devamlı ilişki içinde olan bir varoluş biçimi olarak kendini gösterir (9). 
Bilincin tarihsel süreçte ele alınış biçimi kısaca bir araya getirilecek olursa, Platon?da hakikate, Descartes?ta özneye, Kant?ta aşkın birliğe, Hegel?de tarihsel ve toplumsal zeminde hareketli olan özbilince, Husserl?de yönelimsel deneyime, Merleau-Ponty?de bedenleşmiş deneyime, Heidegger?de ise dünyada olan olarak varoluş kavramına dönüklük tespit edilebilir. Bu dönüşümün izleğinde, modern ruhbilim araştırmalarında ve psikanalizde neden bilinç ile benlik arasındaki ilişkinin sadece zihin aracılığıyla gerçekleştiği kabul edilmeyip, toplumsal, tarihsel ve bedensel bağlamların da bu ilişkideki rollerine geniş yer ayrıldığı daha iyi anlaşılabilir. 
 
BENLİK KAVRAMIN TARİHİ VE GELİŞİMİ
 
Benlik (self) kavramı modern psikolojide statik değil, bilişsel, duygusal, ilişkisel ve hatta zamansal süreçlerin dahil olduğu çok boyutlu dinamik bir yapı olarak kabul edilir. Kavramı günümüzdeki bu anlayışa taşıyan tarihsel süreçte William James, George Mead, Carl Rogers, Erving Goffman gibi öncülerin yanında, fenomenolojik ve bilişsel benlik anlayışlarının rolleri önemlidir. 
 
William James?de Benlik
 
Modern psikolojide benlik kavramı sistematik olarak ilk kez William James tarafından ele alınmıştır. James, benlik kavramına boyutsal bir yaklaşım getirerek, ??I?? ve ??Me?? olmak üzere iki boyut önerir. Bu boyutların ilki, deneyime farkındalıkla katılan ve sonunda bilen özneyi işaret eder. İkincisi ise kişinin kendine dair bilgilerini ve çeşitli kendilik temsillerini içerir (10). James?e göre benlik deneyimi, kişinin kendi bedensel duyum ve deneyimleri ile sınırlı olmayıp sosyal, mesleki, ilişkisel alandaki rollerini, hatta eşyalarla kurduğu ilişki biçimini de kapsar. 
 
William James benlik kavramında ilişkisel bütünlüğe merkezi önem vermiş olmakla birlikte, kavramın öznel ve nesnel bileşenlerinin, başka bir ifadeyle subjektif benlik deneyimi ile ilişkilere yansıyan benlik temsillerinin ilk kez ayrı boyutlar olarak ele alınması da James marifetiyle olmuştur. 
 
G. Herbert Mead?de Benlik
 
Mead benliğin sosyal yönüne daha fazla dikkat çekerek, doğumda var olan bir benlikten ziyade, öteki kişilerle yaşanan ilişkisel deneyimlerle kurulan ve zamanla örgütlenen bir benlik anlayışını ön plana çıkarır. William James?in ??I?? ve ??Me?? ayrımını benimseyen Mead, bu ayrıma derinlik kazandırır. Ona göre ??Me??, kişinin toplumla uyumlanmış ve çatışmadan kaçınan yönlerini temsil ederken ??I?? ise yine toplumun beklentileri sınırını aşmamak kaydıyla, bu beklentilere daha özgün yanıtlar veren yaratıcı benlik bileşenini temsil eder (11). 
 
Mead?in benlik anlayışında ilişkiselliğe verilen bu merkezi önemin, sonrasında özellikle psikanalizin çeşitli kuramcılarının (Winnicott, Lacan gibi) ve bağlanma kuramcılarının benlik yapısına dair önermelerine zemin oluşturan etkenlerden biri olduğu öne sürülebilir. Bu izlek, ilişkisel benlik anlayışını temsil ediyor görünmektedir. 
 
Carl Rogers?da Benlik
 
Psikolojide humanistik anlayışın en önemli isimlerinden olan Carl Rogers?ın benlik kuramı, psikopatolojiye verdiği merkezi önem bakımından, William James?in ??psikolojik benliği??nden başlayıp, modern benlik kuramcılarının benimsediği ??kendilik psikolojisi??ne kadar uzanan yol üzerinde bir ara durak konumundadır. 
 
Rogers benliği görüngübilimsel bir zemine yerleştirip, örgütlenmesini de kişinin kendisi hakkındaki algılarının ve kendisine ait kılmaya çalıştığı değerler dizgesinin dinamik sürecine atfeder. Dolayısıyla Rogers?in benlik anlayışı, her an değişim içinde olma potansiyeli taşımaktadır. Bununla birlikte Rogers benlik anlayışını sadece ??olan?? ile sınırlı tutmayıp, ??ideal benlik imgelerini?? de bu tasarımın içine yerleştirir (12). Gerçek benlik ile ideal benlik, onun sisteminde teorik olarak farklı olmakla birlikte, bu iki benlik fonksiyonu arasındaki örtüşme ne kadar fazlaysa, ruhsal sağlıklılık halinin de o kadar fazla olduğu kabul edilir.  Bu haliyle Rogers?ın benliği baskın olarak öznel olup, nesnelliği büyük oranda dışlaması nedeniyle, indirgeyici kabul edilebilir. 
 
Erving Goffman?da Benlik
 
Erving Goffman, sosyal alandaki etkileşimleri merkeze alan bir benlik kuramı geliştirir. Özgün katkısı olan dramaturjik model bağlamında, benliğin içsel bir deneyimden çok daha fazlası olarak, kişilerarası alanda devamlı değişen ve dönüşen bir yapı olduğunu öne sürer (13). Goffman, bireylerin, öteki kişiler tarafından nasıl algılanacaklarına verdikleri önemin büyüklüğüne işaret ederek, bu algıyı da kendi benlik tasavvurları doğrultusunda yönlendirmeye çalıştıklarını iddia eder. Ona göre, kişilerarası etkileşimin mekanı ve eşlik edenleri değiştikçe kişinin farklı kendilik temsilleri açığa çıkarması, kusurlu ya da patolojik kabul edilmez, tam tersine, topluma başarılı uyum çabaları lehine değerlendirilmelidir. 
 
BİLİNÇ VE BENLİĞE PSİKANALİTİK YAKLAŞIM
 
Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud?un psişenin katmanlarını bilinçlilik düzeyi bağlamında ele alan, bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışından oluşan topografik modeli, Freudiyen psikanalizde bilinç kavramının nereye oturduğunu anlamakta temel referans olarak görülebilir. Kişilik organizasyonunu ele alan, id, ego ve süperegodan oluşan yapısal modeli ise, benlik kavramının Freud?un sistemindeki yerini aydınlatır. Freud?un orijinal metninde ??Ich (ben)?? olarak geçen, ancak hatalı bir çeviriyle Latince ??Ego?? ifadesiyle karşılık bulup tanınır hale gelen yapı, sıkça bilinç ile karıştırılmaktadır. Türkçe çevirisinden de anlaşılacağı üzere, ??Ben??, (yaygın bilinen haliyle Ego) bilinç değil, benlik kavramına daha yakındır. ??Ben??, bilinçdışında yer alan ilkel agresif ve libidinal arzular ile ??Benüstü??nün (yaygın bilinen ve hatalı çevrilmiş haliyle Süperego) yasaklayıcı ve kısıtlayıcı kontrolü ve dünyanın imkanları ve sınırlılıklarını gözeterek bir uzlaşım arayan, gerçeklik prensibine göre çalışan ruhsal işlev birimidir (14). Freud?un ??Ben??i ile kendilik (self) kavramı da sıkça karıştırılmaktadır. Bu iki kavram arasında kısmi bir örtüşme olduğu ifade edilebilse de temelde Freud?un orijinal kuramının bir ??self?? vurgusu yoktur. Asıl olarak, Freud?un ??Ben??inin yerine, psikanalizin tarihsel süreci içinde, özellikle nesne ilişkileri kuramcılarının katkıları ile ??Kendilik (Self)?? kavramı daha çok ön plana çıkmıştır. Freud?un yapısal modeli geliştirmesinden sonra ??Ben?? ruhsal aygıtın bütünü üzerinde düzenleyici rolü olan ve gerçeklikle temasta olan bir psişik işlev organizasyonu olarak görülmeye başlanmıştır. Bu nedenle Freud?un ??Ben??i, kişinin benlik özelliklerini barındıran değil, ruhsal aygıtın çalışma biçimini düzenleyen bir yapıdır. Modern psikanaliz yazınında ise, özellikle nesne ilişkileri kuramcılarının etkisiyle, kendilik (self) kavramı önemli bir yer almış olup, ??Ben?? den farklı olarak, organizasyonel bir yapı değil, kişinin kendisini deneyimleme biçimi olarak anlaşılmaktadır. Özetle ??Ben?? işlev gören, Self ise deneyimlenen bir yapıdır. 
 
Donald Winnicott?un ??gerçek kendilik?? ve ??sahte kendilik?? ayrımı, kendilik (self) kavramının ??Ben?? den ayrımının en belirgin olarak anlaşıldığı yerlerden biridir (15). Winnicott?ın temsil ettiği çizgide artık Ego psikolojisinden uzaklaşılır, Self psikolojisi merkeze alınır, bundan dolayı da Winnicott?da odak, Ego gücünden çok, kişinin ne kadar ??kendisi gibi?? yaşayabildiğinin anlaşılmasıdır. Kısaca, Winnicott?un temsil ettiği psikanaliz yaklaşımı, ??Ben??in işlev düzeyinden çok, kendilik deneyiminin niteliği ile ilgilidir.
Kendilik psikolojisi (Self Psychology) yaklaşımını geliştiren Heinz Kohut?un burada ayrıcalıklı bir yeri olduğu ifade edilmelidir. Kohut?da Self kavramı merkezi hale gelmiş, ??Ben?? ise önemini büyük oranda yitirmiştir. Kohut?un psikoterapi anlayışında da ??Ben??i güçlendirmek değil, Self i bütünleştirebilmek hedeflenir (16). 
 
Otto Kernberg?in yaklaşımı ise, ??Ben?? psikolojisi ile ??Kendilik?? psikolojisinin bir arada ele alındığı daha geniş bir çerçeve sunar. Kernberg?e göre ??Ben??in, örgütleyici işlevi önemlidir, hatta farklı kendilik ve nesne temsillerini organize etmesi bakımından, ??kendilik??ten daha etkin bir yere sahiptir (17). Kısaca Kernberg?de, ??Kendilik??, ??Ben?? in işlevinde kapsanan bir yapıdır. 
 
Jacques Lacan bu tartışma özelinde çok daha karmaşık bir yapılanma önerir. Lacan?da bütünlüklü bir ??Kendilik??ten bahsedilmez. Lacan yazınında ??Self?? kavramına neredeyse hiç yer verilmediği, onun yerine ??Özne?? (suje) kavramının geçtiği vurgulanmalıdır (18). Ayrıca Lacan?a göre özne her durumda, her anda bölünmüş haldedir. Çünkü bebek ailede ve toplumda kullanılan dilin içine doğar. Lacan?ın ??simgesel düzen?? olarak adlandırdığı bu durumdan hareketle, kişi konuşabilmeye başladığında, konuştuğu şey kendisi olamaz (18). Bu nedenle de öznenin kendisini tam olarak ifade etmesi mümkün olmadığı gibi, hiçbir durumda kendisi ile özdeş de değildir. Kişinin kullandığı dilin onu hiçbir zaman temsil edemeyecek olması, bir eksikliğe işaret eder ki öznenin bölünmesinin ardındaki en güçlü etken de budur. Ancak Lacan?da eksiklik bir patoloji değil, tam tersine, arzunun kaynağı olduğundan, öznenin varoluşunun temelidir. 
 
Konu özelinde Lacan?ın ??ayna evresi?? kavramını da hatırlamakta fayda vardır. Doğumdan sonraki 6.aydan itibaren bebekler kendilerini aynada tanır hale gelirler. Nörobiyolojik olgunlaşması henüz tamamlanmamış olan bebek, henüz bedenini bir bütün olarak hareket ettiremez ve beden hareketlerini koordine etme becerisi gelişmemiştir. Aynada ise bedenini bütün ve kusursuz olarak görür. Bu görüntü çocuğun ??ben?? algısını karşısında bulması olarak okunabilir. Yine de bu görüntü, bir imge olup, gerçek ben değildir. Bu nedenle, en başından itibaren kişi kendine yabancılaşarak bir benlik geliştirir (19). Lacan?ın Freud?dan ayrıldığı en temel nokta da bu zeminde açığa çıkar. Lacan, Freud?un aksine, ??Ben??in işlevsel ve etkin bir yapı olmaktan çok, aynadaki imgesel bütünlüğün, yani bir yanılsamanın sürdürücüsü olarak hayali olduğunu söyler. Bu arka tasarda Lacancı psikoterapide kendilik bütünlüğüne ulaşılması değil, kendi bölünmüşlüğünün ayırdına varılabilmesi hedeflenir ve bu sayede özne, hiçbir zaman tam ve bütün hissedemeyeceğini öğrenebilir. 
 
MODERN PSİKOLOJİDE BENLİK ANLAYIŞI; BİLİŞSEL VE GELİŞİMSEL YAKLAŞIMLAR
 
Psikanalitik benlik ve kendilik anlayışının hakim olduğu yıllardan sonra, özellikle 1950 lerden itibaren bilişsel psikoloji, nörobilim, bağlanma kuramı ve gelişim psikolojisi başta olmak üzere, farklı kuramlar ve disiplinler benlik kavramına yaklaşımlarını geliştirmiş ve yazına taşımıştır. Artık benlik soliptik ve statik değil, bilişsel, bedensel ve sosyal boyutlarıyla da ele alınan bir yapı olarak anlaşılmaya başlammıştır. Bununla birlikte benliğin bu yeni modelleri, bilişsel ve gelişimsel psikolojinin genel yönelimi olan işlevselliğin ve rasyonalist tutumun benlik alanına yansımış görünümleri olarak da anlaşılabilirler. 
 
Bilişsel psikoloji alanından Martin Conway?in ??çalışan benlik?? kavramı benliği, kişinin hedeflerine, motivasyonuna ve çevresel bağlama göre devamlı değişen bir yapı olarak ele alır. Çalışan benlik, anı havuzundan o anki hedeflere göre en uygunlarını seçip dikkati de o doğrultuda yönlendirerek amaca uygun olarak etkinlik gösterecek benlik temsillerini görünür kılar (20).
 
Conway?in, Katherine Nelson gibi alandaki başka etkin isimlerle birlikte önemli katkılarından bir başkası ise ??otobiyografik bellek?? kavramıdır. Bu kavram, geçmiş deneyimlerin biriktirildiği bir depo değildir. Kişinin kendisini nasıl biri olarak gördüğüne ve görmek istediğine dair fikirlerini de içerir (20). Bu bağlamda benlik algısındaki devamlılığı ve özgün bir kimlik oluşumunu mümkün kılan zemin olarak düşünülebilir. 
 
Dan McAdams?ın ??öyküsel(anlatısal) kimlik?? kavramı, gelecek tasarımlarını da içerecek şekilde kişinin bütün yaşam dönemlerini kapsayan bir bütünlüğe işaret eder. Bu bütünlüğün statik olmadığını, yeni deneyimlerle ve eski deneyimlere yeni anlamlar verilmesiyle dönüşebildiğini vurgulamak gerekir (21). 
Peter Fonagy?nin başını çektiği bir grup araştırmacının özgün kavramı olan ??zihinselleştirme?? ise, kişinin kendisinin ve başkalarının duygularını, niyetlerini, düşüncelerini fark edebilme, tanıyabilme ve ayırt edebilme yetilerine işaret eder. Zihinselleştirme yetisi, kişinin kendi psişik süreçlerine tanıklık edebilme konumunu da tanımlaması bakımından, en güçlü benlik işlevlerinden biri olarak kabul edilir (22). 
 
Premack ve Woodruff öncülüğünde ortaya konan ??zihin kuramı??, zihinselleştirme yetisine kısmi bir benzerlik göstermekle birlikte, temelde kişinin kendi zihnini tek ve mutlak belirleyici olarak görmeyip, başka insanların kendisininkinden farklı zihinsel durumlara sahip olabileceğini anlayabilme ve kabul edebilme yetisine işaret eder (23). Bu haliyle mentalizasyondan en büyük farkı, duygulara, niyetlere ve kişilerarası etkileşime değil, zihne, yani düşüncelere verdiği merkezi önemden kaynaklanır. 
Benlik kavramına nörobiyolojik bakışın öncüsü olarak Antonio Damasio kabul edilmektedir. Damasio, beden-beyin iletişiminin ve beynin kendi içindeki ağların işleyişinin merkezinde yer alan nöronların ve nöron sistemlerinin gelişmişlik düzeyine göre farklı benlik türleri önermiştir. ??Önsel benlik?? olarak adlandırılan en basit benlik düzeyinde henüz bir ben bilinci olmayıp, daha çok bedenin fizyolojik süreçlerinin yönetildiği sinir düzeneği etkindir. Çevreyle etkileşim başladığında görünür hale gelmeye başlayan ??çekirdek benlik?? ise artık öznel benlik deneyiminin oluştuğu durumdaki sinirsel örgütlenmeyi işaret eder. Bununla birlikte, bu benliğin zamansal süreklilik içermeyip sadece mevcut anda deneyimlendiği de vurgulanmalıdır. En gelişmiş benlik düzeyi olan ??otobiyografik benlik??te ise geçmişin, güncel durumun ve geleceğin birlikte yer aldığı bir yaşam öyküsüne dil işlevinin de eşlik ediyor oluşu önemlidir. Damasio?ya göre benliğin gelişmişlik düzeyi arttıkça beynin özellikle ön (frontal) bölgelerinin ve bu bölgeleri içeren beyin ağlarının etkinliği daha çok ön plana çıkar (24). 
Toparlanacak olursa modern psikolojinin benlik anlayışının bilişsel, sosyal, öyküsel/anlatısal, bedensel, nörobiyolojik ve kişilerarası süreçlerin karmaşık ve sürekli etkileşim halinde olduğu, değişime dönüşüme açık bir benlik olduğu ifade edilebilir. 
 
BİLİNÇ VE BENLİK ARASINDAKİ İLİŞKİ DİNAMİKLERİ
 
Farklı disiplinlerin, birbiriyle kısmi benzerlikler yanında ciddi farklılıklar da içeren benlik ve bilinç anlayışları, tanımları ve içerikleri, bilinç ve benlik arasındaki ilişkiye dair önerme olanaklarını kısıtlıyor görünse de temel olarak benlik anlayışının bilinci şekillendirdiği, bu bilincin de benlik anlayışına direkt ve dolaylı olarak etki ettiği, böylece aralarında döngüsel ve devamlı bir ilişki olduğu ifade edilebilir. Farklı duyusal kategorilere ait uyarılar, ilgili beden bölgesinden beyin korteksine iletildiğinde algısal deneyim yaşanır. Yaşamın en erken dönemlerinden itibaren çevresel ve içsel uyaran kalabalığı içinde tek bir anda tek bir uyarana yönelik odaklı dikkat geliştirilebileceğinden hareketle, dikkatin yoğunlaştığı çevresel ve içsel algılar, bir tür seçici farkındalık oluşturacaktır. Bu farkındalıkların organize bir bütünlük halinde kavrandığı aşamada deneyimi anlamlandırmak mümkün olur. Anlamlandırılan deneyim paketleri ise daha üst bir organizasyona giderek çeşitli çevre ve benlik temsillerini oluşturur. Bu temsiller, ya da bilişsel psikolojideki karşılığı ile şemalar, yaşanan yeni deneyimlere verilecek düşünsel, duygusal ve davranışsal tepkilerin oluşmasında yönlendirici etki gösterirler. Dış ve iç uyaranlara verilen bu yanıtlar, duygusal ve düşünsel önem ve etkilerine göre bellekte farklı derinliklerde kayıt altına alınırlar. Bir yandan yeni deneyimler eski şemaların kuvvetli etkisi ile anlamlandırılırken öbür yandan mevcut şemaları da etkileme potansiyelleri vardır. 
Bilinç ve benlik ilişkisi, kaçınılmaz biçimde nörobiyoloji ve psikopatolojinin dahil edilmesini gerektirir. Bu ilişkiye en kuvvetli biçimde aracılık edenlerden birinin bellek olduğu göz önünde bulundurularak, belleğin kayıt ve geri çağırma süreçlerini olumsuz etkileyen durumların bilinç ve benliğe olası etkileri tartışılmalıdır. Demans (bunama) ve beyin dokusunu etkileyen diğer tıbbi nedenler (tümör, enfeksiyon, beyin kanaması v.b.) dışarıda bırakılacak olursa, bellekle ilgili en belirgin bozukluklardan birisi, psikolojik travma yaşayan kişilerde kendini gösterir. Travmatik deneyimlerin bazıları, özellikle hayati tehlike ve/veya cinsel saldırı içeren deneyimler, kişinin sonrasında travmaya bağlı bir ruhsal bozukluk geliştirme riskini artırırlar. Böyle bir bozukluk gelişme riski, travmatik deneyimin niteliği, şiddeti, sürekliliği, sıklığı gibi etkenler dışında, karakter ve mizaç özellikleri ve genetik yapı gibi kişiye özgü faktörlere de bağlıdır. Bir şekilde böyle bir bozukluk gelişmesi halinde ise, travmatik bellek olarak adlandırılan, süreci ve işleyişi bozulmuş bellek yapısının etkisiyle, kişinin benlik algısı da olumsuz etkilenebilir. Özellikle travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) olarak bilinen ve travmaya bağlı ruhsal bozukluklar içinde en ciddi tablo olarak kabul edilen bozuklukta (25), travmatik olayın yaşandığı zaman dilimine ait bellek bir tür seçici geçirgenlik gösterir. Travmatik deneyim, hemen öncesini ve sonrasını da içeren, zamansal süreklilikte gösterilebilen bir öykü değil, zaman bağlamından kopmuş fotoğraf kareleri olarak hatırlanır. Travmatik olay anının sanki şimdide yaşanıyormuş gibi, tüm duyusal modaliteleriyle ve duygusal bileşenleriyle hatırlandığı, geri dönüş (flashback) olarak adlandırılan patolojik fenomende ise olumsuz duyguların yoğun ve ezici etkinliği vardır (25). Zaman içinde böyle rahatsız edici bir psişik deneyimin içinde kalmaya karşı bir tür savunma olarak, duygusal ve düşünsel alanlarda duyarsızlaşma ortaya çıkar. Böylece, travmayı hatırlatan çevresel ve içsel uyaranlar veya rüyalar olduğunda psişik dayanıklılığı bozacak denli yoğun bir deneyim yaşanıyorken, onun dışında kalan zamanlarda ise kişi hem kendine hem de dünyaya düşünsel ve duygusal olarak mesafelenerek adeta bir sağkalım modunda, donuk bir yaşam sürer hale gelir. Doğal felaket travmalarına göre insan eliyle oluşturulan travmalarda daha belirgin olmakla birlikte, travmatik olayın kişinin dünyaya ve kendisine dair algılarını da olumsuz biçimde değiştirmesine sıkça rastlanır: adaletsiz, acımasız, kötücül dünya ve zayıf, bahtsız, korunmamış kendilik gibi. Travmatik deneyimin hemen ardından kişiye ihtiyaç duyduğu desteğin uygun biçimde verilmemesi (örn.: depremden sonra kurtarma ve lojistik destek faaliyetlerinin eksikliği, gecikmesi), kişinin suçlanması (örn.: tecavüz mağdurlarının deneyimi yaşadıkları gün giydikleri kıyafetler, bulundukları mekanlar nedeniyle tecavüze davetiye çıkarmakla suçlanması), veya içinde bulunduğu dezavantajlı durumun kötüye kullanılarak ikincil travmalar yaşatılması (örn.: depremden sonra yıkıntılarda hırsızlık yapılması ve buna karşı koyamamak, yakınların ve arkadaşların ilgilenmemesi, maddi ve lojistik destek taleplerinin olumsuz karşılanması) durumlarında uzun vadede TSSB gelişmesi ve benlik algısının olumsuz etkilenmesi riski belirgin biçimde artar. 
 
Bilinç ve benlik arasındaki ilişkiyi felsefi zeminde ele alma çabası, içinden şu soruları doğurur: Benlik deneyimi bilinçte kapsanan bir şey midir? Tersine, benliğin rolü, herhangi bir şeyi bilinçli olarak deneyimleyen benliğin örgütlenmesi ile mi ilgilidir? Belki bu tartışmanın zeminine daha iyi oturacak sorular şunlar olabilir: Deneyim yaşayan ??ben?? diye bir şeyden söz edebilir miyiz? Ya da benlik denen şey, bilincin akış süreci içinde oluşan bir süreklilik ve bütünleşme hali midir?
 
Descartes?in  ben??i, kuşkulanabildiği için düşünen, düşünebildiği için de var olabilen bir yapıdır. Yani Descartes?te bilinç ile benlik arasındaki bağ, düşünmekle (cogito) kurulabilir. Descartes?çi benlik, düşünme ile kendini açığa vurabilen öznelik halidir. Bu yaklaşım, bilinci sadece bir şeylerin farkında olmaktan daha ileri taşıyıp ??ben??e ait bir şey kılar. Bu sayede, örnek olarak aynı travmatik deneyime maruz kalmış olan farklı kişilerin deneyimlerinin de birbirinden farklı olacağı gerçeğine felsefi bir kapı açılmış olur. O halde düşüncenin, dolayısıyla bilincin içinde saklı bir ??bana aitlik?? alanı görünür hale gelir. 
 
Descartes?in bu tözsel benlik anlayışına en güçlü karşıtlıklardan biri John Locke?un, geçmişe doğru uzanan benlik anlayışıdır. Kişi geçmişte yapıp ettiklerini kendi eylemleri olarak hatırlayabildiği ölçüde, sürekli bir benlik anlayışı geliştirebilir. Yani Locke?da bilinç metafizik bir tözsellikten çıkıp, zamansal sürekliliğe dayanan bir bilinçlilik deneyimi haline gelir. David Hume?a göre ise kişi kendi iç gözlemi yoluyla sürekli bir ben kavrayışı yakalayamaz, sadece parçalı duyusal, düşünsel ve duygusal temsillere ulaşabilir. Hume?a göre benlik, algısal değişkenlerin arkasında değişmeden kalan bir öz değildir, algı deneyimlerinden oluşan demetlerin zihin faaliyetiyle birbirine bağlanmasıdır (26). Descartes?te benlik deneyiminin zorunlu içeriği olan bilinç, Hume?da daha etkin bir yere, hatta sabit bir benliğin olamayacağı bir düzene taşınır. 
 
Immanuel Kant, deneyim farklılıklarının ardında sabit bir benlik olmadığına dair anlayışında Hume ile hemfikirdir. Ancak Kant?a göre benlik yine de, farklı deneyimleri aynı bilince ait kılıp birleştiren bir birlik ilkesi olarak vardır. O halde Kant?ta da vurgunun birliğe ve bütünlüğe yapıldığı ifade edilebilir. Bu yönüyle Kantçı benlik, deneyimde içerilen değil, deneyimi örgütleyen ve düzenleyen bir yerde konumlanır. 
 
Edmund Husserl?in fenomenoloji yaklaşımında anahtar yönelimsellik kavramıdır. Bilinç her durumda bir şeye yöneliktir. O halde özneyi soliptik, ilişkisiz düşünmek mümkğn değildir. Benlik, dünyaya yönelmiş halde yaşanan deneyimlerin odağı olarak görülebilir. Fenomenolojide benlik, özellikle Merleau-Ponty?le birlikte zihinsel merkezli olmaktan öteye uzanıp, bedensel deneyimi de içerir hale gelmiştir. Kişi, dünyayı bedensel olarak deneyimleyen özne olarak kabul edilir. Sartre?da benlik anlayışı bilinçle mesafesini daha da artırır. Bilinç, kendisine değil devamlı olarak dışarıya yönelik oluşundan ötürü ??Ben??, bilinçte içerilemez. Bu durum da kendi içinden geleceğe dönüklük fikrini ve benlik ideallerini doğurarak benlik kapsamını genişletir. Bu izlek, varoluşçu felsefenin benlik anlayışıyla sürer ki bu durakta artık benlik sabit bir öz değil, seçimlerle ve sınırlarla devamlı olarak dönüşen bir varoluş haline gelir. Ricoeur?un anlatısal benliği de sabit bir özü değil, anlatılarak değişirken bir yandan süreklilik olarak deneyimlenen ??Ben?? e işaret eder. 
 
SONUÇ
 
Felsefe, nörobiyoloji, psikoloji, psikanaliz gibi disiplinlerin tarhsel süreç içerisinde benlik ve bilinç anlayışlarının bu dönüşümü, iki kavramdan herhangi birinin diğerinde kapsanamayacağını ortaya koymaktadır. Özetle bilinç deneyime sahne oluştururken benlik deneyimlere kişisel kimlik, bedensel konum, zamansal süreklilik kazandırıp, anlatıya dökerek de örgütlenerek aktarılmasını mümkün kılar. Buradan hareketle modern benlik anlayışının, değişmez bir öz değil, deneyimin benliğe ait kılınma düzeylerine göre değişkenlik gösteren bir yapı olduğu kabul edilebilir. Benliğin bilinçte içerilen bir gözlemci ve denetleyici gibi anlaşılması doğru değildir. Güncel anlayış benliği, bilincin ve deneyimin örgütlenme biçimi olarak kavramsallaştırır. O halde benlikle ilgili güncel arayışın, akış halindeki bilincin, kişiselleştirilmiş yaşantısal deneyime dönüşmesinde oynadığı rol üzerinden sürdürülmesi daha uygun olacaktır. 
Bu yazı toplam 30 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
AmdYazılım
Güneydoğu Haber