Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
09 Mayıs 2009 Cumartesi
Türkiyenin ve Adana'nın Politik, Toplumsal ve Ekonomik Gündemi

 

29 Mart yerel seçim sonuçları arasında beni en çok şaşırtan ve üzen şehir Antalya oldu. Hiçbir temeli olmayan son derece anlamsız ideolojik kaygıların Menderes Türel gibi bir hizmet adamını takdir etme basiretini nasıl da zaafa uğrattığını üzülerek gözledim. Bu basiretsizliğin nedenlerini anlamaya çalışırken, TÜİK verilerine göre bu bölgede yaş ortalamasının, Türkiye ortalamasının çok üzerinde olduğunu gördüm. Devletçi gelenekle yetişmiş, büyük ölçüde bedensel ve zihinsel tekaüde ayrılmış yaşlı beyinlerin ahir ömürlerini geçirmek üzere seçtikleri bölgelerden biri olan Antalya"da, bu sonucun bir tür “yaşlılık psikolojisi”nin bir yansıması olduğunu ileri sürsem haddimi aşmış olur muyum acaba? Ya da bir adım ileri gidip, yaşlılık psikolojisine sahip olanların ideolojik yargıların kalıplarını kıramayacağını, yararlandıkları hizmetin düzeyi ne olursa olsun önyargılarını aşamayacağını söylesem çok mu ileri gitmiş olurum?

Buradan, yerel seçimlerde CHP"ye oy veren Antalyalı MHP seçmenlerine de şunu sormak isterim:  Anlamlı ve tutarlı bir fikir örgüsü ve teşkilat geleneği oluşturabilmek için bunca yıldır gösterilen çabalardan, çekilen çilelerden ve ödenen bedellerden sonra sadece “iktidar partisini zaafa düşürmek” gibi anlamsız ve içeriksiz bir sonuca ulaşabilmek için hiçbir noktada fikir ve gönül birliğine sahip olmadığınız bir adaya oy vermeye eliniz nasıl gitti arkadaşlar? Aradan bir ay geçtikten sonra, “iktidar partisini zaafa düşürmek amacı”nın ülkücü duruşunuza ve karakterinize ne tür bir katkı sağladığını hissetmektesiniz? Bu tür yüzeysel ve gündelik tepkilerin 1980"li yıllarda sadece sayımız belli olsun diyerekten %1,5 oy alacağını bile bile sandık başına koşarak MÇP"ye oy veren, “Gün doğmuş, gün batmış, eded bizimdir!” haykırışını şiar edinmiş köklü bir siyasal geleneğin mensuplarına ne faydası olabilir ki? Amaca ulaşmak için her yol, artık sizde de mi “mübah” geliyor yoksa? “Evvel yoğ idi, iş bu ittifak yeni çıktı” desem haksız mıyım?

Bakanlar Kurulu"nun revizyonu ve anlamı üzerine de birkaç söz etmek isterim: Yeni Bakanlar Kurulu"nun açıklandığı günden bu yana gazetelerde yazılıp çizilenlere, televizyonlarda konuşulanlara  bakıyorum da…. Bir kısım medya mensupları, her zaman yaptıkları gibi meseleyi saptırarak “bir öze-tabana-Milli Görüş"e dönüş projeksiyonu”ndan söz ediyor. AK-PARTİ"yi oluşturan ve geliştiren tarihsel, sosyolojik, iktisadi ve politik koşulları bütünüyle yadsımaya yönelik ideolojik ve dogmatik bir ötekileştirme çabası kokan bu tür yazı ve yorumları son derece absürd ve temelsiz bulduğumu ifade etmek isterim.   Şu anda dünyayı en iyi okuyabilen, anlayabilen, açıklayabilen, iletişim becerisi son derece yüksek “pragmatik” ve deneyimli  kadrolara sahip siyasal oluşum olan  AK-PARTİ"nin, günümüzden otuz-kırk yıl öncesine ait kavramsal, ideolojik ve doktriner sınırlar içine tıkıştırılmaya çalışılmasının hiçbir bilimsel anlamı olamaz. Bu tür çabalar ancak “kasıt”, “saptırma” ve hatta olsa olsa “hurafe” olarak değerlendirilebilir.

Benim kanaatime göre yapılan değişiklikler ideolojik kaygılardan ve performans kriterinden çok daha basit anlamlar içeriyor. Örneğin, 2002-2008 dönemindeki ekonomik verilere göre Türkiye Cumhuriyeti"nin gelmiş geçmiş en başarılı Maliye Bakanlarından biri olarak değerlendirilebilecek Sayın Kemal Unakıtan"ın bakanlık görevinden ayrılması büyük ölçüde “sağlık” nedenlerinden kaynaklanıyor. Okul sayılarından tutun AB Projelerine, Mesleki Eğitim alanındaki ilerlemelere, öğrenciyi merkeze oturtan çağdaş eğitim yöntemlerinin yaygınlaştırılmasına kadar çok çeşitli veriler gözetildiğinde Sayın Hüseyin Çelik"in de son derece başarılı bir bakanlık dönemi olduğunu düşünüyorum. Cumhuriyet tarihinin ilk kadın Milli Eğitim Bakanı olan Sayın Nimet Çubukçu"nun da en az selefi kadar başarılı olmasını çok istiyorum. Bu vesile ile büyük tahribatlara yol açmadan ve bir an önce “iki aşamalı üniversite sınavı ve dört oturumlu ÖSS” projesine son vermesini dilerim. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı"na atanan Sayın Taner Yıldız, Sayın Başbakan"ın enerji danışmanı ve gerçek bir proje dehası. Bütün anlamsız ve temelsiz direnişlere rağmen Türkiye"de petrole alternatif enerji kaynaklarından yararlanılmasına  büyük katkılar sağlayacağına inanıyorum.  Bir iktisatçı olarak, ekonominin de genç yaşlarında büyük deneyime ve akademik birikime sahip olan Mehmet Şimşek ve Ali Babacan yönetiminde kriz koşullarından hızla çıkacağı yönünde beklentim var. Yeni Dışişleri Bakanı Ahmed Davutoğlu"nun da son dönemde biraz yavaş yürüyen AB üyelik sürecini hızlandırması da en büyük temennilerimden biri diyebilirim. Doğrusu, yeni Bakanlar Kurulu"nun Türkiye"nin temel ekonomik ve hukuksal sorunlarını çözmede ve AB üyelik sürecini hızlandırmada son derece başarılı olacağına inanıyorum.

Görünen o ki Adana milletvekili Ömer Çelik, aynı çatı altında siyaset yaptığı  düşük çaplı “bir” milletvekilinin küçük hesaplarından, ayak oyunlarından, yalanlarından, entrikalarından, ikiyüzlülüğünden ve iftiralarından bıkmış; bu kalitesiz siyasetçiye isyan etme noktasına gelmiş. Kendi küçük hesapları ve angajmanları doğrultusunda herkese her tür zararı verebilecek, iftiralar edebilecek  bu düşük kaliteli, “zübük” tabiatlı ve güvenilmez siyasetçinin kırıp döktüklerine isyanını Sayın Başbakan"ın yanında haykırıyor. Daha da önemlisi Sayın Başbakan, siyaset danışmanının bu isyanını sessiz kalarak onaylıyor. Her zaman ve her konuda yaptığı gibi, yerel seçimler öncesinde de büyük ihtimalle karanlık angajmanlar içine girerek, bilerek ve isteyerek, göz göre göre meşum açıklamalar yapmak suretiyle “Sayın Başbakan"ın adını koyduğu bir seçim”de AK-PARTİ"nin Adana BBB"nı sadece “751” oy farkla kaybetmesinde birinci derecede mesul olan bu rant kollayıcı “dava istismarcısı”nın partiye,  partililere, kendi halindeki haysiyetli ve namuslu insanlara daha fazla zarar vermeden AK-PARTİ"den acilen gönderilmesi seçmenlerin yüreklerini ferahlatacak, AK-PARTİ"nin oy oranını da artırıcı bir karar olacaktır…

Bu vesile ile…. Adanalılar, Adana"da bir üniversite olduğunun farkında mı acaba? Adanalı işadamları, Ticaret Odası, Sanayi Odası, İl Genel Meclisi, her düzeyden  politikacılar, belediye başkanları üniversitenin neresinde? Üstelik de bir kısmı da üniversite kökenli olmalarına rağmen, üniversiteyle, üniversitenin bir kente sağlayabileceği katkılarla ilgili herhangi bir algılamaları var mı? Nüfusu neredeyse iki milyona yaklaşan ve potansiyeli dünyanın ilgisini çeken bir şehirde 35-40 bin öğrencili bir üniversiteyi yeterli görüyorlar mı? Doğanın son derece cömert davrandığı, iklim koşullarının yılın on ayı boyunca son derece uygun olduğu, bolluk ve ucuzluk kenti Adana"nın bir üniversiteler kenti oluvermesi için, öğrenci sayısının yüzbinleri bulması için birazcık çaba göstermeleri yetecekken arkalarını bu muazzam potansiyele nasıl dönebiliyorlar, bu vitrin projelere nasıl kayıtsız kalabiliyorlar anlayamıyorum. Adana kamuoyunu, bütün sivil toplum kuruluşlarını, küçük hesaplarla kirlenmemiş kaliteli politikacıları, zihinsel yapısı sığırların bağırsaklarındaki parazitlerle uğraşmaktan dumura uğramamış geniş ufuklu akademisyenleri, Adana"yı en az yüzbin öğrenciyi ve binlerce akademisyeni barındıran bir üniversiteler kenti yapmaya çağırıyorum… Adana potansiyelindeki bir şehirde, yüzbin öğrencinin, çok sayıda üniversitenin ve binlerce akademisyenin sağlayabileceği pozitif dışsallıkların yüksekliğini ve bilgi üretiminin sağlayacağı zenginleşme fırsatlarını tahmin bile edemezsiniz.

Mardin"in Bilge Köyü"ndeki akıl almaz, yürek kaldırmaz cinayet üzerine de iki kelam edelim: İnsan olmak itibarıyla işitme ve görme becerilerimiz son derece sınırlı malûm… Belirli bir desibelin altındaki ve üzerindeki sesleri kulaklarınızla duyamazsınız… Dalga boyu çok kısa olan mor ötesi ışınları ve dalga boyu çok uzun olan kızılötesi ışınları çıplak gözle göremezsiniz…. Soluduğunuz havadaki ve iştahla yediğiniz yemekteki milyarlarca bakterinin farkına dahi varamazsınız. Ancak sizin farkına varamamanız bu seslerin, renklerin, bakterilerin varolmadığı anlamına gelmez… Aynı şekilde, sırf insan olmak itibarıyla, gidip gelmediğiniz uzak bir köyde, birilerinin, normal bir insandan beklenen bütün vicdani ve ahlâki değerlerin sınırlarını çiğneyip 44 masum cana kıyabileceğini , namaz kılan insanların kafasına kurşun sıkabileceğini, çocuklarına maaşından harçlık vererek Kur"an öğreten 24 yaşında gencecik bir diyanet görevlisini katledebileceğini de idrak edemezsiniz… Tıpkı evinize girip çıkan, ekmeğinizi, yemeğinizi yiyen, çayınızı kahvenizi içen, birlikte saf tuttuğunuz birinin küçücük dünyevi hesaplar için mahreminize iftiralar atabilecek kadar alçalacağını düşünemeyeceğiniz  gibi… 8 Mayıs tarihli Hürriyet Gazetesi"nde, “köyün sosyal hayatına karışmayan ve eğitim için çabalamayan kaytarıcı köy öğretmeni” ile “bütün imkanları kullanıp  çocuklara “Arapça Kur"an” öğreterek işini iyi yapan köy imamı” mukayesesi yapılarak insanların bilinçaltından vurulmaya çalışılmasını içinize sindiremeyeceğiniz gibi…

Bu gibi durumlarda kişiliğinizin korunma melekeleri sizi çöküntüden koruyabilmek için derhal harekete geçer; gazetelerde okuduğunuz haberler, gördüğünüz fotoğraflar birbirinden kopuk görüntülerden oluşan bir film şeridine dönüşür… Ruhunuz, aklınız ve varlığınız bu vahşeti, bu alçaklığı kabul etmemek için bütün gücüyle direnir…. Her şeyi yok saymaya, yadsımaya çabalar iradeniz…. Ancak siz ne kadar yadsımaya çabalasanız da olan olmuştur artık… Siz ailenizle kahvaltı yaparken, çocuklarınızı öpüp okşayarak okula yolcu ederken, oralarda bir yerde, gidip gelmediğiniz bir köyde, bir zamanlar büyük bilge Sultan Şeyhmus-i Faruki"nin cehaletle savaştığı göğün altında, medeniyetleri kaynaştıran Mardin"de kaleşnikoflar birkaç dakika konuşmuş, 44 can ebediyen susmuş, 75 çocuk yetim ve öksüz kalmıştır…  PKK"lı Murat Karayılan"ın Hasan Cemal"e örgütün  bölücülükten vazgeçtiğini ve çözüm arayışlarını üniter devlet içinde sürdüreceğini duyurmaya çabaladığı bir eşikte, Türk olsun, Kürt olsun, Arap ya da Ermeni olsun veya Rum  herkes için asıl ve en büyük  düşmanının, cehaletin sesi çok çirkin duyulmuştur bir Mayıs günü…

Bu kez bütün bu  sosyal, politik, hukuksal ve kültürel sorunları yadsımak, fark etmemeye çalışmak, yok sayarak yüzleşmeden kaçmak, kendi içimizde ve kendimizle hesaplaşmadan geçip gidivermek olmaz…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu yazı toplam 13714 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
bir dost / 09 Mayıs 2009 Cumartesi 08:32
süreklilik
Enver bey tespitleriniz ve yazınız çok güzel.sık sık yazmanızı diler, saygılarımı sunarım
100 %
Beğendim
Beğenmedim
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0100
Güneydoğu Haber