Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
02 Ağustos 2010 Pazartesi
Referanduma HAYIR!”ın Mantıksal Temelleri

“Referanduma Hayır!” kampanyası yürüten CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu"nun 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 27 Nisan Muhtıra girişimiyle ilgili bazı demeçleri akla zarar verecek cinsten. Gündemi takip etmekte güçlük çekenler için hatırlatalım: Kılıçdaroğlu"na göre 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 27 Nisan Muhtırası CHP"ye karşı yapılmışşşşş… Dahası… AK-Parti"yi de 12 Eylül iktidar yapmışşş… Bu müdahaleler olmasaymış CHP tek başına iktidar olacakmışşşş…

Dilerseniz bu demeçlerden anlaşılması gerekenleri beraberce tevil etmeye çalışalım:

27 Mayıs 1960 Darbesi"yle ilgili demece göre Adnan Menderes ve askerler CHP"nin iktidara gelmesini önleyebilmek için Adnan Menderes"in askeri darbeyle devrilmesi ve iki arkadaşıyla birlikte idam edilmesi konusunda anlaşmışlar… CHP ve İnönü ise bütün bunların dışında her demokratik siyasal parti gibi masumane bir seçim kampanyası yürütmekle meşgulmüş… Ne askerle ne de yargı mensuplarıyla darbe ittifakı yapmışşş. Bütün bu gerçekleri de tarihte ilk kez CHP"nin çiçeği burnunda genel başkanı Kemal Bey keşfetmiş (daha doğrusu icat etmiş)… Memleketimin Zavallı CHP"lileri, benim sosyalist ve sosyal demokrat tanıdıklarım,  Adnan Menderes ve arkadaşları infaz edildiğinde boş yere sevinip davul çalmışlar… CHP tandanslı olduğunu yakinen bildiğim birileri bugüne kadar (tam elli yıldır) 27 Mayıs"ı boş yere savunup durmuşlar… Demokrat Parti safındaki merhum babacığımla karşı saftaki onlarca yakın akrabam yıllarca aile ziyaretlerinde boşu boşuna 27 Mayıs tartışmaları yapmışlar… Reha Muhtar babasının kucağında minicik bir çocukken boş yere 27 Mayıs darbecilerinin tanklarına el sallamış… CHP gibi 12 Eylül Referandumuna “hayır” kampanyası yürüten ADD başkanı Tansel Çölaşan boş yere 27 Mayıs"ın “bayram” olarak kutlanmasını istemiş… Hatırla Sevgili dizisindeki zengin ve elit ama CHP"li ve halkçı (!) ada sakinleri 27 Mayıs"ı boş yere desteklemiş  vs… vs…

27 Nisan 2007"de ise bu kez Başbakan Sayın Recep Tayyip Erdoğan ile dönemin Genelkurmay Başkanı aralarında anlaşarak CHP"nin iktidar yürüyüşünü baltalayabilmek için Genelkurmay"ın sitesinde bir muhtıra (ya da her neyse) yayınlanması üzerinde anlaşmışlar. Bu danışıklı döğüşe daha sonra Sabih Kanadoğlu 367 fetvasıyla, Anayasa Mahkemesi 367 kararıyla, dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal askeri destekleyen siyasal salvolarıyla ve 367"yi önleyebilmek için TBMM oturumlarına katılmayarak, ANAP ve DYP de CHP ile birlikte hareket ederek destek olmuşlar. Böylece TBMM iradesini ipotek altına alıp Cumhurbaşkanımız Sayın Abdullah Gül Beyefendi"nin Cumhurbaşkanı seçilmesini engelleyerek 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AK-Parti"nin %47 oyla hükümet olmasına yollar açılmış. Böylece Genelkurmay Başkanı, Deniz Baykal, Sabih Kanadoğlu, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar"la birlikte hareket eden AK-Parti yönetimi elbirliğiyle CHP"nin iktidar olmasını engellemiş. Üstelik CHP karşıtı bu oyuna halk da 21 Ekim 2007 Referandumu"na katılımcıların %69,36"sı gibi büyük bir çoğunlukla “evet” diyerek ortak olmuştur.

Kılıçdaroğlu"nun mantık dizgesine göre bu oyunlarda adı geçen herkes ve her şey CHP"ye karşıdır… Asanlar da asılanlar da, hapse atanlar da atılanlar da… Destekleyenler de muhalifler de… Demokratlar da otoriterler de… Siviller de militerler de… CHP"liler de Demokrat Partililer de… Emekli yasa uygulayıcıları da Anayasa Mahkemesi de… Tek amaçları CHP"yi iktidar yapmamaktır… AK-Parti yönetimi de CHP"yi iktidar yapmamak uğruna CHP yönetimiyle, yüksek mahkemelerle, emekli onursal yasa uygulayıcılarıyla, Genelkurmay Başkanıyla, medya mensuplarıyla, SİAD"larla ve sivil toplum örgütleriyle her tür anlaşmayı yapmaya, gerekirse Adnan Menderes gibi kendine karşı darbe yaptırıp kellerini vermeye hazırdır…

Dahası… Ne diyordu Kemal Bey:

AK-Parti"yi de 12 Eylül iktidar yapmışşş… Bu nedenle 12 Eylül Anayasası"nı değiştirme girişimi olan 12 Eylül 2010 referandumuna hayır diyeceklermişşş…

Durun hep beraber bu garabeti de anlamaya, tevil etmeye çalışalım… 12 Eylül Anayasası, “kötü” ve değişmeli… 12 Eylül Anayasası"nı değiştirmeye çalışan AK-Parti hükümeti de “kötü” ve değişmeli… Hattaaaa… AK-Parti"yi de 12 Eylül iktidar yapmışşş… Öyleyse bunlar “aynı” kaynaktan, 12 Eylül Anayasası"ndan besleniyor… Öyleyse… AK-Parti"den kurtulmanın yolu referanduma “Evet” diyerek hem 12 Eylül Anayasası"ndan kurtulmak değil midir?…  Hayırrrrr…  O zaman yukarıdaki “mantık” ve “muhakeme” n"olcek… Hani AK-Parti"yi de 12 Eylül iktidar yapmıştı… Hani bu ikisi birbirinden besleniyordu… Hani bu ikisi bir bütündü… Evet deyip ikisini birden yok ediversenize…

Bu nasıl bir dil… nasıl bir okuma… nasıl bir felsefe… nasıl bir mantık, muhakeme ve analiz yeteneğidir böyle ki… Biz dahi ekonomi politik üzerine o kadar mürekkep yaladık, çok sayıda kitap ve makale yazdık yine de bu Kılıçdaroğlu demeçlerinden hiç bir şey anlamadık… Tek anlayabildiğimiz, CHP yönetiminin “hayır” çığırtkanlığının tutarlı bir mantık dizgesine ve algoritmaya dayanmadığından, dolayısıyla modellenemeyeceğinden ibaret… Bu noktada, sakıncası yoksa söz konusu demeçlerdeki kara mizahı ortaya koyma işini Penguen ve Leman dergileri yanında Uykusuz, Gırgır, Lombak, Fırt, Hıbır dergilerine ve gazetelerin karikatüristlerine de havale etmek istiyorum…

Ancak, işin mizahî boyutunun ötesinde, nasıl seçtirilmiş olursa olsun, hasbelkader bir siyasal partinin genel başkanlık koltuğunda oturan kişinin en azından ağzından çıkanı kulağının duyması gerektiğini, bu demeçlerin gelişigüzel olmadığını, bir mantığa dayanması gerektiğini düşünmekten de kendimi alıkoyamıyorum. Yakın tarihi bizzat yaşamış ve henüz bunamamış insan sayısının bu kadar çok olduğu bir ortamda, Kemal Bey"in, niyeti ne olursa olsun tarihsel gerçekleri eğilip bükmeye, tahrif etmeye yönelik bu açıklamaları (hadi nezaketen ve hasbelkader edindiği konumuna hürmeten “zırvaları” demeyelim)  dayandırdığı mantığı anlamanın muhakkak bir yolu olsa gerek diye düşünüyorum?

Bu düşünceler altında ezilirken birden George Orwell"in (ya da gerçek adıyla Eric Arthur Blair"in)  özelde Franco Faşizmini ve Stalin Sosyalizmi"ni genelde ise totaliter-otoriter rejimleri kritize ettiği 1984 adlı romanındaki “ÇİFTDÜŞÜN TEKNİĞİ”nin Kemal Bey"in mantığının nasıl çalıştığını anlamamıza yardımcı olabileceğini farkettim…

Bu farkındalığımı da sizlerle paylaşıvermek istedim…

20. yüzyılın en etkili romanlarından biri olan 1984, İngiliz Edebiyatı"nın en tanınmış “anti-ütopik” eselerinden biridir.

Roman"da “küresel bir atom savaşı sonrasında kurulan Okyanusya Devleti"nde bir Büyük Birader yönetimindeki totaliter bir merkezi tek parti, sürekli bir korku, beyin yıkama ve propaganda ile sıradan insanların hayatını bütün yönleriyle, duygu ve düşüncelerine kadar aralıksız manipüle etmektedir. Öyle ki Düşünce Polisi vasıtasıyla sadece parti amaçlarının dışında düşünenler değil, düşünme potansiyeli olanlar, sadece hain olanlar değil hainlik potansiyeli taşıyanlar ve kendinin hain olduğunu bilmeyen hainler dahi yaygın bir istihbarat ağıyla açığa çıkarılarak infaz edilmektedir. “Düşünce suçunun cezası ölüm değildir; bizzat düşünce suçu  ölüm demektir”. Büyük Birader yönetiminde çocuklar ebeveynin, eşler birbirinin jurnalcisidir. Hiçkimsenin gerçek anlamda bir ailesi, eşi, arkadaşı ya da sevgilisi yoktur. Romantizm ve aşk yasaktır. Hiçkimse kimseye güvenmemektedir. Hiçbir kavram gerçek anlamına sahip değildir. Gerçek sadece Büyük Birader"in söylediğidir. “ÇİFTDÜŞÜN TEKNİĞİ”yle, karşıt kavramlar birarada kullanılarak kişinin açık gerçeğe aykırı olanı kabul etmesi beklenmektedir. Zira, kişinin merkez partiye bağlılığı göstermesi için gerekirse akla aykırı olanı bile “doğru bilmesi” gerekmektedir. Bu “Çiftdüşün Tekniği”, rejimin temeli olan üç sloganda şöylece ifade edilmektedir: SAVAŞ BARIŞTIR - ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR - CEHALET KUVVETTİR!”

Bu üç temel slogana paralel olarak Okyanusya Devleti"ndeki bütün bakanlıkların isimleri de asıl amacının ve işlevinin “tam zıttı”dır. Aşk, Barış, Bolluk ve Doğruluk bakanlıklarının her biri isminin çağrıştırdığının tam tersi yönde faaliyet göstermektedir. Bu dört bakanlıktan biri özellikle DOĞRULUK BAKANLIĞI (Minitrue)"nın rolü totaliter-otoriter rejimleri anlamada kritik öneme sahiptir. Doğruluk Bakanlığı"nın amacı, “geçmiş”i partinin “resmi görüşü” doğrultusunda yeniden yazmak; tarihsel olayları yanlışlamaktır. Bir diğer ifade ile partinin belirli bir andaki amaçları doğrultusunda propaganda etkisi yaratmak için “doğru”lar kurgulamak, “olayları değiştirmek” ve “tarihi yeniden yazmak”tır. Parti amaçları doğrultusunda medya, güzel sanatlar ve eğitim kitapları başta olmak üzere her tür “araç” kullanılabilmektedir. Örneğin, Büyük Birader"in bir “öngörüsü” yanlış çıkmışsa, Doğruluk Bakanlığı çalışanları geri dönerek bütün dökümanları “öngörüyü” doğrulayacak yönde yeni baştan yazmaktadırlar. Doğruluk Bakanlığı"nın varlık sebebi, insanları sürekli yanıltmak ve Parti"nin mutlaklığını sürdürmesini sağlamaktır. Parti"nin herhangi bir konuda zihniyetini değiştirmesi ya da hata yapması “mutlak ve ebedi otorite”sini sarsabileceğinden,  bir tür zayıflık anlamına geleceğinden  kabul edilemeyecektir.

CHP"nin “hayır” teolojisinin, (evet teolojisinin) temelindeki mantık da büyük ölçüde 1984"teki yanılmaz Büyük Birader konseptinden ve Doğruluk Bakanlığı"nın dayandığı bu Çiftdüşün Tekniği"nden türetilmiş görünmektedir. CHP"nin yeni yönetimi artık askerle ve oligarşik bürokrasiyle ittifaklar kurarak darbe destekçiliği yapmanın iktidara yürüme açısından yanlış bir yol olduğunu kabul etme ve CHP"nin imajını demokratikleştirme noktasına gelmiştir. Bu, son derece sağlıklı ve çağdaş bir karardır. Ancak, Marks'ın dediği gibi "geleceği şekillendirirken veri koşullarla, geçmişten gelen alışkanlıklarla sınırlı kaldıklarından" olsa gerek, değişim sürecinde uyguladıkları yöntem yine totaliter-otoriter bir yöntemdir. Kendilerini değiştirme yerine biz zaten demokratiktik deyip tarihi değiştirme yoluna gitmektedirler. Geçmişte yapılan hataları kabul edip 12 Eylül Referandumunu destekleyerek demokratikleşmeye çabalamak yerine “tarihsel vakaları tahrif ederek ve kendilerince yalan-dolan bir tarih kurgulayarak “yanılmaz parti” vakasını pekiştirmeye çabalamaktadırlar. Bir yanlışı çok daha vahim bir başka yanlışla, el çabukluğuyla, hokus pokusla, gözbağcılıkla düzeltmeye çabalamaktadırlar.

Böylece, tüm totaliter-otoriter paradigmalarda olduğu gibi  belirli bir “tarihsel vakayla ilgili tahrifat” sürekli tekrar edilerek, “her şeyden bihaber embesiller”den ibaret  olduğu öngörülen halka “gerçek”miş gibi algılatılmaya çalışılmaktadır. Halka yabancılaşmış ve Kemal Anadol"un ifadesiyle Lenin"in gösterdiği yoldan giderek politbüronun başına geçmiş bir müfettiş emeklisine bu “Hasolar-Memolar” paradigması son derece makul gelebilir. Ancak bu paradigmanın halka gerçekten uyup uymadığı 12 Eylül 2010 Referandumu"nda ortaya açıkacaktır.

Bu satırların yazarının beklentisi, bir önceki yazımda açıkça belirttiğim gerekçeler çerçevesinde, seçmenlerin en az %60"ının “Evet” diyerek tarihsel gerçekleri tahrif etmeye kalkışanlara ve “gözbağcılığa” soyunanlara hak ettiği cevabı verecekleridir.

Zira…

“Gerçek, en çok tekrarlanan yalan değildir.”

…

12 Eylül Darbesini en sert şekilde yaşamış kesimleri temsil eden MHP"nin “Referanduma Hayır!” ve BDP"nin “Referandumu Boykot!” kampanyaları arasında sonuçları itibarıyla bir fark olup olmadığını, bu kararların 1984"teki totaliter-otoriter mantıksal dizgeye dayanarak açıklanıp açıklanamayacağını ise her iki partinin seçmenlerinin basiretine havale ediyorum…

Bu yazı toplam 12734 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0116
Güneydoğu Haber