Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
04 Mart 2010 Perşembe
“Referanduma” da“Yargı Reformu”na da “EVET”!

Önümüzdeki birkaç ayda okuyacağımız köşeyazılarının tematik trendi, referanduma “evet” ve “hayır” diyecekler arasındaki tartışmalar çerçevesinde şekillenecek gibi görünüyor.

Bazı “Umre Yoldaşları” şimdiden bu trende katıldı bile…

Kendilerince referanduma karşı kamuoyu oluşturmaya çabalıyorlar.

Artık vebali, günahı kendilerine ait…

Ancak kavram bilgileri ve mantık kurguları son derece zayıf kaldığından gerekçeleri tam anlaşılamıyor… Safi zihinler idlâl olmasın diye bazı yanılsamalarının ve/veya yanıltma çabalarının düzeltilmesi gerekiyor…

Söyledikleri kabaca şundan ibaret:

Efendim neymiş… Yüksek yargı organlarının üyelerinin yasama organı tarafından atanması durumunda, TBMM"de çoğunluğu eline geçiren siyasal partinin lideri “yargı erki” üzerinde de hegemonya kurarmış. Bu da güçler ayrılığı ilkesine zarar verirmiş…

Hele de “yargı reformu” için referanduma başvurulması…. Zinhar antiemokratik ve totaliter bir yöntemmiş… Ancak “despotlar” referanduma gidermiş…

Yani, doğrudan halkı ilgilendiren konularda alınacak kamusal kararları kabul edip etmeyeceğini doğrudan halka sormak, seçim yapmak, antidemokratik bir yöntemmiş.

Elitizmin dibine vurmak bir yana…

Siyaset Bilimi"ne havlu attıran, siyaset bilimcileri kendinden şüphe eder hale getiren bu saplamalar karşısında kolları sıvayıp kuyudan “zırva” çıkarma durumunda kalmanın dayanılmaz ağırlığını yeniden hissediverdim bir an… Zaten üç beş yüz kişi lütfen okuyor yazılarını; kendini boş yere yorma, otur işine bak diye heykirdi ceberrut nefsim… Bir an cevap verip vermemek arasında gidip geldim… Sonra… Olsun dedim kendi kendime… Kimsecikler okumazsa, kendim okurum dedim…

Hani zat-ı şahaneleri (!) açıkça ben “elitistim” dese…. “Elit”in ne olduğunu ve kimin “elit” sayılacağını sadece ben bilirim… Benim elit kategorime gir(e)meyenler, müktesebatı ne olursa olsun, Cumhurbaşkanı, Başbakan, akademisyen, sanatçı dahi olsa karar mekanizmalarında yer almasından hazzetmem… “Cumhuriyet”in, üniformalı ve cübbeli “devlet elitlerinin” egemenliğinde “1000”lerce yıl kalacak bir siyasal rejimle yönetilmesi gerektiğine inanırım… Ancak, Ortadoğu"nun tipik Baas iktidarları gibi,  “elitlerin” hegemonyasını tehdit etmeyecek kadar sulandırılmış bir demokrasiye, “batılı dostlar alışverişte görsün” babından belki tahammül edebilirim… Batının klasik müziğini dinlerim, CD"ler için repertuar hazırlarım ama hukuk ve demokrasi standartlarını asla dinlemem… Kendim için “hak” gördüğümü, Hasolar-Memolar için kabul edemem… “Çizme”nin sınırlarını aşma eğilimi gösteren seçilmişlere haddini bildirmek için, milli savunma ve yasa uygulama memurlarıyla ittifak ederek “var gücümle karşı çıkacağım” dese… .

Helal olsun diyeceğim…

Ama hayır… Söyleyeceklerini şekilden şekle sokarak, kelimeleri eğip bükerek, kavramları tahrif ederek, ilk tepkide inkâr edebileceği her yöne çekilmeye hazır ifadeleri aralara sıkıştırarak, meramını bir tutam da susturulmuşluk ve mağduriyet karışımıyla fermente ederek hadiseleri cıvıklaştırıyor, sulandırıyor, okunamaz, takip edilemez hale getiriyor, zihinleri resmen iğfal ediyor… Herhangi bir adama bu kafayla onca yıl herhangi bir gazetenin Genel Yayın Yöneticiliği niçin yaptırılır?.. Cevap hakkımı kullanıyorum: Ancak gerçekleri tahrif ederek hayatı egemen odakların çıkarları ve beklentileri doğrultusunda kurgulasın, bir hukuk süreci olarak gelişen Ergenekon operasyonunu alâkasız kesimlerle, siyasetle, mevcut hükümetle ilişkilendirerek ortalığı bulandırsın, asparagas haberlerle gerçekleri saptırsın diye…

 Tıpkı “Müftü keçi çaldı!” haberleri gibi…

Tıpkı şimdilerde, artık her kesim tarafından toplumun hayat kanallarını tıkamaya başladığı ve alternatif bir “yürütme organı” gibi hareket ettiği bütün kesimlerce kabul edilen bazı yasa uygulama memurlarının, yetkilerini kendi özel amaçlarının ya da ideolojilerinin bir aracı olarak kullanma imkânını ortadan kaldırmayı amaçlayan “yargı reformu” projeksiyonu karşısında takındığı yanıltıcı ve saptırıcı tutum gibi…

…

Bendeniz, bu iki yüzlü, tahrifkâr, tahripkâr, totaliter ve otoriter elitizmin karanlığına karşı halkın iradesini önceleyen, halkın kendini ilgilendiren her konuda söz söyleme hakkına ve yetkisine sahip en yüksek politik otorite olduğuna inanan demokrat bir akademisyen olarak, genel olarak “anayasa reformu”nun özelde ise “yargı reformu”nun referanduma götürülmesini desteklediğimi ve “evet” oyu vereceğimi şimdiden beyan ediyorum…

Zira Türkiye, artık, oligarşik bürokrasinin ittifakıyla baskılanabilecek bir Baas Cumhuriyeti değildir…

Hükümetteki AK-Parti de gücünü oligarşik bürokrasiden alan Baas tipi militer bir siyasal parti değildir… Gücünü ve meşruiyetini halktan alan, “sivil” olduğu herkesçe kabul edilen, seçimle geldiğini ve seçimle gideceğini deklare eden, en muhalif kesimlerce dahi “sivil”likle ve ne demekse “sivil vesayet” kurmakla itham edilen, bürokrasideki oligarşik yapıyı ve gizemli itifakları kırmayı hedefleyen bir siyasal partidir. Bu vizyon ve misyona sahip bir siyasal partinin liderinin “dikta” heveslisi gibi sunulmaya çalışılması izah edilemez … Maya tutmaz… Bu halkın basireti bu hezeyanlara geçit vermez… Buna karşılık, meselâ Onur Öymen"in “Dersim” gafındaki militer üslubu ve gerekirse katliam yapılabilir ihsası otoriter ve totaliter eğilimlerin kimde daha baskın olduğunu, kimlerin Baas militarizminin karanlığına daha yatkın olduğunu, kimlerin dikta heveslisi olduğunu anlamak açısından önemli bir işaret taşıdır…  

Öte yandan, referandum her zaman için demokratik bir yöntemdir… Bu yöntemin 12 Eylül darbecileri ya da bazı Baas diktatörleri tarafından iktidarlarını pekiştirmek amacıyla kullanılması, onu antidemokratik yapmaz. Sadece, totaliter ve otoriter rejimlerin dahi uluslararası toplumda meşruiyet kazanabilmek için demokratiklik gösterilerine ihtiyaç duyduklarını gösterir.

Türkiye gibi halkının demokrasi bilinci zaman içinde darbelerle hesaplaşarak gelişen bir ülkede herhangi bir konuda referanduma gidilmesi  “ben yaptım oldu” anlamına gelmez. Bu halk, Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir hükümetin haysiyetli duruşu karşısında “kese kağıdı”na dönen 27 Nisan 2007 muhtıra teşebbüsü sonrasında, 21 Ekim 2007"de yapılan referandumda, farklı politik görüşlere sahip seçmenlerin %70"e yakınının “evet” oyuyla basiretini göstermiş, her tür müdahaleye karşı sivilleşme ve demokrasi safında durduğunu aleme ilan etmiş;  demokratik referandumun hakkını teslim etmiştir…  Kendisine iradesini açıklama fırsatı verildiğinde yine sivilleşme ve demokrasi safında yer alacağı aşikârdır…                Türkiye gibi AB tam üyelik sürecindeki bir G-20 ülkesinde, sivilleşme ve demokratikleşme yönündeki bir referandum sonucunun son derece pozitif ulusal ve uluslararası sonuçları olacaktır…

Bu referandum sonucunda üniformalı ve/veya cübbeli devlet elitlerinin, mevhum derin yargılar adına gizemli havalar takınarak, mesleki taassupla ittifaklar kurarak, yetkilerini keyfince kullanarak, hiçbir hesap verme yükümlülüğü duymaksızın “ben yaptım oldu” pervasızlığıyla bireylerin sivil hak ve özgürlüklerini baskılama imkânının engellenmesi, durumdan vazife çıkararak darbe yapma girişimlerinin yargılanması, yanlışların hesabının sorulması, keyfiyetin yerini kuralların alması, bir kısım medya tarafından servis edilmeye çalışıldığı gibi birilerinin cebren susturularak mağdur edilmesi ya da sivil hak ve özgürlüklerin sınırlandırılması operasyonu demek değildir. Bilakis sivil hak ve özgürlükleri, her tür “keyfî (silahlı veya silahsız) müdahaleye” karşı güvence altına alarak Türkiye"yi küresel sistemin, Avrupa"nın ve dünyanın saygın ve etkin bir aktörü yapma operasyonudur…

Bu yönüyle “yargı reformu”nun referanduma sunulması, eğer başarılabilirse, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde sivil hak ve özgürlükler üzerindeki keyfi baskıların kaldırılması,  “Yargıçların Hegemonyası” yerine “Hukukun Üstünlüğü”ne dayanan bir “Hukuk Devleti”nin gerçek anlamıyla tesisi yönünde yakalanmış en önemli fırsatlardan biridir.

Bu sürecin, bu zamanda yaşanmak dışında Ak-Parti"yle, mevcut hükümetle ya da ıslak imzalı belgelerde hedef gösterilmeye çalışılan kesimlerle hiçbir doğrudan ilintisi yoktur… Bu Büyük Dönüşüm, “zamanın ruhu”nun gereğidir. Bu dönüşümü gerçekleştiremeyenler, kaçınılmaz olarak tarihin sahnesinden silinme rizikosu altındadır.            AK-Parti"nin yaptığı sadece sivilleşme ve demokratikleşme sürecinin gereklerine sahip çıkmaktan, “zamanın ruhu”nun gereği olan Büyük Dönüşüm"ün yapay mülahazalarla, sanrılarla, temelsiz kaygı ve korkularla bloke edilmesini önlemeye çalışmaktan ibarettir…

…

Hulâsa, bu coğrafyada kardeşçe ve güven içinde yaşamak isteyen, “sürüden biri” değil “birey” olmak isteyen, gecenin dördünde kapısı çalındığında aklına “sütçü” gelsin isteyen, evinde, işinde ve ibadethanesinde kendini emin hissetmek isteyen tüm insanlara acizane tavsiyem, etnik ve kültürel kimliği, siyasal görüşü ne olursa olsun, hem kendi refahları ve gelecekleri hem de gelecek nesillerin hatırı için, demokratikleşme sürecinin en büyük açılımlarından biri olacak bu “anayasa reformu” referandumuna “evet” demeleridir…  Evet demeleridir…  Evet demeleridir…

Bu yazı toplam 12240 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0135
Güneydoğu Haber