Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
21 Kasım 2010 Pazar
“NEW YORK’ta BEŞ MİNARE”nin Ekonomi Politik Analizi

Bendeniz sinema eleştirmeni değilim…

Ama iyi bir sinema izleyicisiyim…

Bir filmin üçayağı olan senaryonun, yönetmenin ve oyuncuların kalitesini üç aşağı beş yukarı anlarım…

N. Y. B. M."nin “mükemmel ve kusursuz” bir film olmadığı konusunda bazı eleştirmenlerle hemfikirim… Ancak, bütün eksikliklerine rağmen Türkiye sineması standartlarının üzerinde olan, hem “akla”,  hem “duyulara” hem de “gönül gözü”ne hitap edebilen kaliteli bir film olduğunu düşünüyorum.

 N.Y.B.M., Türkiye"nin yakın tarihi hakkında asgari düzeyde bilgisi olmayan ve balık hafızası ile malul olanlar için bir anlam ifade edemeyebilir. Ancak 28 Şubat sonrası gerilim ortamının odağına yakın olanlar için önemli analizler içermektedir. Türkiye"nin ve dünyanın son 20 yılına şahit olmuş herhangi biri tarafından, temel karakterler arasındaki diyaloglar atlanmadan izlendiğinde, son derece karmaşık görünen sorunların ustaca analiz edildiği ve bu sorunların çözüm reçetesinin de ortaya konuverdiğinin farkedilmemesi mümkün değil… Müsaade ederseniz ben hem senaryonun kısa bir özetini vermek hem de birikimimin elverdiği kadarıyla çıkarsadığım temaları genel hatlarıyla aktarmak isterim:

Hacı Gümüş… 37 yıldır N.Y."ta yaşayan Bitlis kökenli bir “alim”dir…  Ailesinin ve çevresinin cehaletinden kurtulabilmek için yurtdışına kaçmış; orada inandığı değerlere uygun olarak sevgi ve hoşgörü üzerinde yükselen bir dünya kurmuştur… Hayatı boyunca hiçbir suç işlememiştir…  Ancak, birilerinin özel husumetleri ve kişisel hesaplaşma arayışları nedeniyle kendi ülkesinde ve yeni vatanında haksız ithamlara maruz kalmaktadır: Fırat Baran adlı bir polis memuru, Hacı Gümüş"ün babasını öldürdüğüne inanmaktadır. İçi intikam hırsıyla doludur…  Dedesinin de yönlendirmesiyle çocukluğundan itibaren “kan davası” peşindedir. Bu “kan davası” nedeniyle tek amacı Hacı Gümüş"ü öldürebilmektir… “Cahiliye” karanlığına kök salan bu “kan davası” nedeniyle hayatı boyunca Türkiye"deki adli birimleri yanıltmaya, Hacı Gümüş"ü ulusal ve uluslararası kamuoyunda “terörist bir örgütün” baş finansörü olarak göstermeye çabalamış ve nihayet bu amacına ulaşmıştır. Türkiye tarafından “interpol”la aranan Hacı Gümüş, A.B.D."de gözaltına alınır… Fırat Baran da Acar adlı bir polisle birlikte Hacı Gümüş"ü Türkiye"ye getirmek üzere görevlendirilerek New York"a gönderilir.  

A.B.D."de 11 Eylül sonrası ortam Müslümanlar için sıkıntılıdır. Müslümanlara yönelik öfke ve saygısızlık, 11 Eylül saldırısında kardeşini kaybeden bir FBI ajanı şahsında tecessüm etmektedir. Bu ajan, Fırat Baran gibi büyük ölçüde duygusal bir tepki ile kolayı seçmekte, aşırı bir basitleştirmeyle İslam"ı ve Müslümanları terörle özdeşleştirmektedir.  Okuma, anlama, etkileşim ve iletişime girme ihtiyacı duymamaktadır. Nefreti ve öfkesi, İslam ve Müslümanlar konusundaki cehaletinden beslenmektedir. Bu nedenle bütün Müslümanlara ve bu arada interpol aracılığıyla “terörist” olduğu belirtilen Hacı"ya karşı da sert yöntemler uygulamaya hazırdır.

Bu çerçevede Hacı Gümüş, bir yandan uluslararası ve ulusal sistemler ölçeğinde terörist ve suçlu görülmenin, diğer yanda FBI ajanı tarafından günah keçisi muamelesine tabi tutulmanın, ama en çok da Fırat Baran"ın onu haksız yere katil olarak nitelemesinin ızdırabı altında acı çekmektedir. Film, Hacı Gümüş"ün, boynuna geçirilen bu çok yönlü ve çok boyutlu, yıpratıcı ve öldürücü iftira düğümünü çözme mücadelesini analiz etmektedir.

Bu mücadelenin en önemli adımı, İslam"ın bir terör dini olmadığını, Müslümanların da terörden büyük zarar gördüğünü, birkaç defolu örneğin ve provokatörün bütün Müslümanları yargılamak için gerekçe olamayacağını uluslararası topluma ve kamuoyuna anlatılabilmesidir. Bu noktada Hacı Gümüş"ün sevgi ve hoşgörü temelli öğretisi büyük önem taşımaktadır. Zira bu hoşgörü ve sevgi öğretisi, bütün dinlerin mensuplarını kuşatmaktadır. Hacı Gümüş"e göre bütün dinlerin maksadı aynıdır. Hepsi aynı Tanrı"ya yönelmektedir. Eşi Maria, boynunda “haç” taşıyan bir Hristiyan"dır. Dinde zorlama olmadığından dolayı, yıllardır aynı yastığa baş koyduğu eşini dahi Müslüman olmaya zorlamamıştır. Bir de kızları vardır: Jasmine… Güzel mi güzel, modern giyimli, türbansız ve tesettürsüz bir kızdır Jasmine. Hem Batı"yı hem de Doğu"yu buluşturan “Bir Çift Yürek” gibidir. Thomas adlı Hristiyan bir gençle evlenir… Nikahları önce kilisede “Hristiyan Nikahı” olarak kıyılır. Akşam da “imam nikahı” olarak kıyılacaktır. Hacı, kızının bir rahip tarafından kıyılan “Hristiyan Nikahı”nı G3"lü cep telefonu aracılığıyla ve büyük bir mutlulukla izler… Hacı"nın hoşgörü dünyasını vurgulamak amacıyla çekilen bu sahneler, bu topraklardan bakıldığında biraz abartı görünse de küresel ölçekte farklı dinlerin müminleri arasında zulme karşı ittifak potansiyeli olduğuna işaret etme açısından anlamlıdır. 

Peşindeki polislerden Acar, Hacı"nın ruhundaki güzelliği algılar; suçsuz olduğunu, terörist olamayacağını anlar… Ancak, bütün provokasyonların arkasındaki Baran, içindeki nefretin büyüklüğü nedeniyle  şüphelerinden kurtulmayı başaramaz… Hacı Gümüş, hukuksal ve toplumsal gerçeklerin açığa çıkmasını sağlayabilmek için, hakkındaki iftiraları temizleyebilmek için kaçma imkanı olmasına rağmen,  sadece Allah"a sığınır ve kendi rızasıyla Türkiye"ye döner…. Türkiye"de maruz kaldığı ağır ve eziyetli soruşturmalara rağmen polisler onun terörizmle bağlantısına dair hiçbir sonuç elde edemezler… Çünkü, yoktur… Olamaz… Tam ortalık karışmışken terör eylemlerinin başındaki gerçek “Deccal” yakalanır. Hacı Gümüş"ün suçsuzluğu tam anlamıyla açığa çıkar…

Bu noktada,  “Biz Allah"ın askerleriyiz!” sloganıyla “kendi nefsini” yüceltmeye çalışan, İslam"ı  uğruna ölünecek ve öldürülecek, ulaşıncaya kadar “ömür boyu silahla cihad” edilmesi gereken soyut bir ideolojiye, politik bir “dava”ya, totaliter ve kapalı bir modele indirgeyen terör odaklı militer yapılara karşı Hacı Gümüş"ün “cihad”ı insanları ilimle, sevgiyle ve yumuşaklıkla “Hakk”a davet olarak algılayan sivil, barışçıl, hoşgörülü, ahlâk ve ruh güzelliğini önceleyen, açık uçlu, hayata açık, canlı ve her an yaşanan İslam anlayışı arasındaki farkın vurgulanması son derece önemli bir husustur.

Bu farkı apaçık bir şekilde gören devlet yetkilileri ve Fırat Baran, Hacı Gümüş"ten özür diler…

Uluslar arası ve ulusal hukuk nezdinde, yani formel ölçekte aklanma gerçekleşmiştir… Sıra, toplumsal ölçekte aklanmaya, cehaletle yüzleşmeye, cehaleti altetmeye gelmiştir… Birlikte Bitlis"e, Hacı"nın doğduğu köye, “ana”sını ziyarete giderler… Ancak toplumun derinliklerine kök salan “cehalet”, varlığını bütün karanlığıyla sürdürmektedir.  Bu kez “kan davası” ve Baran"ın dedesi suretinde tecelli eden cehalet, Hacı"nın kanını dökmek için bilenmektedir… Nihayet amacına da ulaşır… Uluslararası ve ulusal hukuk nazarında aklanan, sevgi ve hoşgörü timsali bir alim, çağın ve geleceğin müslümanı ve ilacı, Hacı Gümüş, hiçbir suçu olmamasına rağmen tamamıyla haksız yere cehaletin kalıntıları eliyle katledilir… Ölürken de elini Hristiyan eşi Maria"ya uzatır…

Filmin son sahnesinde, izleyici temel bir soru ile karşılaşmaktadır…

Bu topraklar, Hacı"nın şahsında temsil edilen sevgi ve hoşgörü öğretisinin geri dönüşünü hak edecek düzeye ulaşmış mıdır? Bu öğretiyi temsil eden ilim ve irfan sahipleri, uluslararası ve ulusal hukuk nazarında aklanmış olsa da, her an kanlarını akıtmaya hazır kindar düşmanların kol gezdiği, dostun düşmandan ayırdedilemediği bir cehalet, yalan, iftira ve fitne coğrafyasına dönmeli midir? Yoksa ortalığı bulandırmamak, cehaletten ve cahillerin saldırısından korunabilmek, en önemlisi de inandığı değerleri tüm insanlığa tebliğ edebilmek ve hayat tarzını sürdürebilmek için gurbette ikamet etmeyi sürdürmeli midir? Bu topraklar, sevgi ve hoşgörünün geri dönüşünü hak edebilmek için ne yapmalıdır?

Görünen o ki, sevgi ve hoşgörünün, barış ve selametin, güven ortamının bu topraklara dönüş şartlarının oluşması için, bu topraklarda sevgi ve hoşgörüyü yaşatabilmek ve yayabilmek için insanlarımızın, demokrasi ve hukukun üstünlüğü yolunda mücadele etmek yanında “insanlığın ortak düşmanı” olan “cehaleti, ayrımcılığı ve yoksulluğu” bertaraf edebilmek yolunda da çok ama çok çabalaması gerekmektedir…

New York"ta da Bitlis"te de reçete bellidir:

Cehalete karşı, daha çok ve sürekli okuyarak…

Yoksulluğa karşı, paylaşarak…

Ayrımcılığa ve ötekileştirmeye karşı da sevgi ve hoşgörüyle, hüsn-i zanla; yalana, iftiraya, gıybete, nemmamlığa, su-i zanna bütün kapıları kapatarak…

Bu dünyada uğruna ömrümüzü vakfetmeye değebilecek tek “dava” da bundan ibarettir…

Kıssadan hisse, vesselam…

 

Bu yazı toplam 14227 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0145
Güneydoğu Haber