Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
19 Mart 2010 Cuma
“NEMRUT MUSTAFA PAŞA HUKUKU” VE CHP

CHP lideri Sayın Deniz Baykal"ın, yakın tarihimize bir kara leke olarak geçen  Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi ile günümüzdeki bazı hukuksal gelişmeler ve Anayasa Reform Süreci arasında paralellikler ihdas eden beyanını ibretle okudum… Daha önceki bazı yazılarımda da belirttiğim gibi bu konumdaki insanların konuşurken daha dikkatli olması gerekir… Zira kendilerince haklılık kazanmak için, hiçbir tarihsel ve düşünsel temeli olmayan “gerçek dışı” ve “yanıltıcı”  bilgiler kullanmaları, safî zihinleri bulandırabilir. Üstelik,  bu tür safî zihinleri bulandırıcı beyanlar karşısında her defasında “kuyudan taşı çıkarabilmek” için büyük efor harcamak gerekebilmektedir. Bu da acizâne, nefsime ağır gelmektedir… Yine de “Hakk”a ve “hakikat”e karşı sorumluluklarımız dolayısıyla, “dilin kemiği gerçekten yokmuş” dedirten bu türden kafa karıştırıcı beyânat karşısında  “bir cevap vermeden geçip gidivermek olmaz!”…

Bendeniz, bu vesileyle, Sayın Baykal"a, bir fırsatını bulsam, “Beyefendi…” demek isterim… “ABD ve İsveç"te, Ermeni Diasporası"nın lobi faaliyetlerinin etkisi altında kalınarak “tarihsel olguları sanal mevzuatla ikame etme çabaları”nın bir garabet olduğu açık… CHP"nin, bir Enternasyonel üyesi olarak, İsveç sosyal demokratlarının bu tasarıyı parlamentolarına getirmelerini önlemesi mümkün olamaz mıydı? “Nasyonalist” sapmaları nedeniyle CHP"nin Enternasyonel"deki  saygınlığı ve etkinliği tartışmaya açık olmakla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti"nin geleceğini ilgilendiren bu tasarıyı engelleyici yönde lobi yapması gerekmez miydi? Bunu yapmak yerine bu garabetten iç politika malzemesi çıkarabilmek için hamasî manipülasyonlara girişip, Ermeni Tehciri bahane edilerek, Nemrut Mustafa Paşa Divanı olarak bilinen düzmece bir mahkeme tarafından idama mahkum edilen Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey"in aziz hatırasını istismar etmek yakışık alır mı? “Zamane seçmenleri”, Nemrut Mustafa Paşa Hukuku"nun “Anayasa ve Yargı Reformu” çabalarını lekelemede kullanılması taktiğinize  aldanır mı?”

Bilin ki kesinlikle aldanmaz…

Zira bu zamane seçmenleri, yani  “Biz”; yani asırlardır bu coğrafyada, bu topraklarda, aynı göğün altında bir arada kendi değerleriyle ve onuruyla varolmak için çabalayan sıradan insancıklar; Müslümanı, Hristiyanı ve Yahudisi"yle,  Alevisiyle Sünnisiyle, Türk"ü, Kürd"ü, Arabı, Laz"ı ve Romanı"yla, “Biz”; bütün farkılıklarımızı ve çeşitliliklerimizi hiçe sayan “tektipleştirici” ve “keyfiyetçi” bir Resmi Görüş"ün prangalarını aklında, ruhunda ve bedeninde hissederek yaşayan, konuşmaktan, eylemde bulunmaktan hatta hakkını aramaktan dahi ürker hale getirilen, “Biz”; “ötekileştirilenler”, “yalnızlaştırılanlar”, balyozun “darbe”sini nerede-ne zaman yiyeceğini kestiremeyenler, yediği darbeleri saymaktan artık vazgeçenler, cezaevlerini Yusufiye yapanlar, başörtüsüyle üniversitelere ve sosyal tesislere giremeyenler, mezun oldukları liseyi CV"lerine yazamayanlar, “katsayı” garabetiyle eğitim hakları gaspedilmeye çalışılanlar, fısıltı istihbaratçıları tarafından kuşatılmışlık kaygısıyla birbirinden dahi çekinir ve kimseye güvenemez hale getirilenler; kimisi de zulûm karşısındda “hicret etmek” zorunda kalanlar, kısacası “Biz”,  yani “bu toprakların sıradan, cefakâr ve mütevekkil insancıkları”, Nemrut Mustafa Hukuku"nu çok iyi biliriz.

“Yargı”nın, Cumhuriyet"i Koruma ve Kollama gibi totaliter ve mevhum bir amacın  “aracı” olarak kullanılmasının, merkezî otoritenin bütün farklılık ve çeşitlilikleri kazıyarak “ideal” bir “devlet toplumu” yontma çabasının “çekici”ne dönüştürülmesinin, bu mevhum amaca ulaşmada her yolun mübah sayılmasının “sıradan insancıklar”ın hayatlarını nasıl yok ettiğini, evet, doğudan batıya, yediden yetmişe, kadınıyla erkeğiyle, kentlisiyle köylüsüyle, işçisiyle çiftçisiyle, tüccarıyla sanayicisiyle, sanatçısıyla akademisyeniyle, “Biz”… Biliriz…

“Biz”…

Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey"i darağacına götüren meş"um hukuk cinayetinin, yargının “adalet” işlevinden uzaklaşarak “Hikmet-i hükümetten sual olunmaz” anlayışına dayalı mevhum ve “gizemli” bir “devlet çıkarı”nın, güya bir “kamu yararı”nın korunması gerekçesine dayanan bir “katl-i siyasi” olduğunu da… Bireyselliği ve sosyal çeşitliliği un ufak eden bu “devlet çıkarı” ve “kamu yararı” odaklı merkeziyetçi ekonomi politiğin mirasçısının Sayın Deniz Baykal"ın CHP"si olduğunu ve CHP"nin “altı ok”uyla sembolize edildiğini de… Biliriz…

 “Halkçılık” ilkesinin hiçbir etnik, kültürel ve sınıfsal farklılık içermeyen yekpare ve tektip bir sosyal yapının formülasyonu olduğunu da… “Devletçilik” ilkesinin sadece “merkezî devlet”i dolayısıyla da “oligarşik bürokrasi”yi sistemin öznesi olarak gördüğünü de… “İnkılapçılık” ilkesinin tepeden inmeciliği legalize ettiğini de… “Ulusçuluk” ilkesinin sıradan insanlardan yalıtılmış, sadece “itaat” edilesi, kapalı, homojen ve çatışmacı, “soyut ve içeriksiz”, biçimsel bir “egemen” tanımladığını da… “Cumhuriyetçilik” ilkesinin “egemen”i temsil gücünün, yani  “iktidarın” teşekkülünü ve operasyonel yönünü; her tür keyfî kullanıma açık totaliter, sınırlandırılmamış, kendinden menkul, yalın ve yargılayıcı  bir “egemenlik”  anlayışını modellediğini de… Bilimsel ve felsefî temelleri çürümüş olan Klasik Pozitivizm"e dayalı katı, tanımsız ve içeriksiz “Laiklik” ilkesinin ise “merkezî iktidarın mevhum aklı”nı tek mümkün referans kaynağı olarak topluma dayattığını; buna alternatif olabilecek hiçbir referans kaynağını ise tanımadığını da … Evet, biliriz….

Bu son derece kapalı ve yargılayıcı düzenek karşısında “apolitik” bir yaşama alanı kalamayacağını, “merkez”deki “politik iktidar”ın lütfuna mazhar olamadan hiçbir bireysel ve sosyal alanın ayakta duramayacağını, “camiler”in de “kışla”nın da “mahkemeler”in de kaçınılmaz olarak politize olacağını, “merkezî iktidar” karşısında “birey”den ve “sivil hak ve özgürlükler”den söz edilemeyeceğini, özünde “iktidar sahibi”nin ancak görünürde “devlet”in ya da “kamu”nun menfaati  (!) gibi soyut ve içeriksiz gerekçelerle, Nemrut Mustafa"lar ya da Kel Ali"ler, Başol"lar ve Egesel"ler elinde “listedekiler”ın vicdansızca darağaçlarında “siyaseten katl”e tabi tutulduğunu da biliriz… Bu anlamda İskilipli Atıf Hoca ile Mehmet Kemal Bey"in, Adnan Menderes ile Deniz Gezmiş"in idamları arasında “politiklik” yönüyle pek bir fark olmadığını da… 27 Mayıs 1960 gibi 27 Nisan 1997"de de “hukuk”un ve mevcut Anayasa hükmünün hiçe sayılarak “yargı”nın pür politik amaçlar için kullanıldığını da… “Katsayı” konusunda olduğu gibi bazı yargı kararlarının “politik sapmalarla” malul olduğunu da… Bazı yüksek yargı mensuplarında  bu tür politik sapmaların kronik hale geldiğini ve atraksiyona geçebilmek için fırsat kolladıklarını da… En iyi “Biz” biliriz…

Ve “Biz”; içinden geçtiğimiz çetin sürecin, “merkezî iktidar”ın hasbelkader güç edinenler, milletvekili ya da yüksek bürokrat olanlarca (masumların canını ve malını, inanç ve ifade özgürlüğünü hesapsızca hiçe sayacak yönde) “keyfî kullanımı”nın “sivil hak ve özgürlükler”le sınırlanması yönünde işlediğini de… Bu süreçte “kurallar”ın “keyfiyet”i, “hukukun üstünlüğü”nün “üstünlüğün hukuku”nu, “piyasa”nın “devlet”i, “sivil”in “militer”i, “demokrasi”nin “otokrasi”yi önceleyeceğini de … “Politik otorite”nin ve “bürokrasi”nin elinin giderek daha çok bağlanacağını da… “Kurallar”dan ve  “hukukun üstünlüğü”nden hazzetmeyen bazı “yargı” mensuplarının ve sair bürokratların canının, bir Fransız Atasözü"nde olduğu gibi, keyfiyetlerinin sınırlanmasından ve birbirinden beslenerek istediklerini yapamaz hale gelmelerinden dolayı yandığını da… Biliriz…

Daha da ötesi, “Biz, sıradan insancıklar”, çocukları öldürülmeden, emekleri sömürülmeden, alnı açık, yüreği pak, kaygıdan ve korkudan uzak, namusuyla ve haysiyetiyle yaşamak isteyenler bu süreci işletmek için çaba gösteren tüm kesimlerin “zamanın ruhu”nu doğru okuduğunu ve AK-Parti"nin de, ufak tefek hatalarına rağmen, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri arasında “oligarşik bürokrasi” ile açık ya da zımnî ittifaklara girmeyen belki de ilk hükümet olarak, kendi politik otoritesini dahi sınırlama pahasına Türkiye"nin önünü ve ufkunu açabilmek için, Türkiye"nin uluslararası rekabet gücünü artırabilmek için “sivil hak ve özgürlükler”in, evet “sivil”in ve “sivilizasyon”un önünü açmaya çabaladığını da… “Devlet”i her şeye ve “devlet elitlerini” tüm sosyo-ekonomik aktörlere önceleyen CHP zihniyetinin ve Sayın Baykal"ın ise 1930"ların terminolojisi ve paradigması ile bu çağdaş süreci algılayamayacağını da… Nemrut Mustafa"nın isse olsa olsa, “müteaddit defalar yargıyı politik amaçları için kullanmaya çabalayan” antidemokratik ve otoriter CHP zihniyetini temsil edebileceğini de… Biliriz…

…

Evet Sayın Baykal, başta da belirttiğimiz gibi, “ABD ve İsveç"te, Ermeni Diasporası"nın lobi faaliyetlerinin etkisi altında kalınarak “tarihsel olguları sanal mevzuatla ikame etme garabetinden iç politika malzemesi çıkarabilmek için hamasî manipülasyonlara girişip, Boğazlıyan Kaymakamı Mehmet Kemal Bey"in aziz hatırasını istismar etme taktiğinize “zamane seçmenleri” nin aldanmayacağını da … Bu tür taktiklerin, CHP"nin “halka rağmenci” antidemokratik ve otoriter zihniyetini,  “devlet”in alî (!) çıkarları için masumların “siyaseten katl”ini meşru gören Nemrut Mustafa"cı “yargı” paradigmasını ört-bas etmeye yetmeyeceğini de… “Çağdaş dünya”nın gereklerine aykırı köhnemiş bir Laiklik saplantısıyla ve sair totaliter ilkelerle “Sivil Hak ve Özgürlükler” görmezden gelindikçe, buradan size “oy” çıkmayacağını da… Emin olun, biz sıradan insancıklar, çok iyi biliriz…

Fakat, kronik muhalefet konumunuzdan memnunsanız ve 70"inden sonra iktidar olup da ahir ömrünüzde başınızı ağrıtmak istemiyorsanız, bilinçli olarak iktidar olmama çabası içerisindeyseniz, işte onu bilemeyiz…

 

 

Bu yazı toplam 13541 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0147
Güneydoğu Haber