Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
17 Eylül 2011 Cumartesi
MUHAFAZAKARLIK VE "HOŞGÖRÜ" KARŞITLIĞI
Kavramları doğru tanımlamak ve yerinde kullanmak her akademisyenin kendi haysiyetine ve öğrencilerine en temel borcudur. Hiç kimse kavramları felsefi ve bilimsel temellerinden, öncü düşünürlerin yazılarından, tarihsel gelişim süreci boyunca yapılan tartışmaların evriminden soyutlayıp kendi "mevhum amacı" doğrultusunda anlamlandırma ve eleştirme hakkına sahip değildir. Hele ki bir dini, mezhebi ya da felsefi düşünce sistemini bazı savunucularının güncel tutum ve davranışlarına parantez arasında "laf sokarak" bulandırmaya kalkmak kabul edilemez. Özellikle de hayatının büyük bölümünde çarpık bir laiklik saplantısı ile malul kesimlerin önyargılarını aşma mücadelesi vermiş muhafazakar akademisyenler ve düşünürler, "öteki" düşünceler hakkında ahkam keserken dahi hakkaniyet sınırları içinde kalmaya çabalamalı, düşüncelerini şahsi rahatsızlıklarından arındırabilmeli, yazdıkları her kelimenin onları kimlerle yoldaş yapacağını hesaba katmalıdır. 

 

Örneğin, Yasin Aktay kıratında muhafazakar bir akademisyen, "Hoşgörü söylemi genellikle kendi kendini kısa sürede yanlışlayan ikiyüzlü bir söylemdir. Hoşgörüden en çok bahsedenlerin mutlaka sertçe yöneldikleri bir nefret nesneleri de vardır ve o nesneye karşı kendi hoşgörü söylemlerini iptal edecek kadar şiddetli davranırlar." Ifadelerini yazarken "hoşgörüyü ideolojik bir kavram olarak niteleyen bazı 28 Şubat generalleriyle" ve "hoşgörüyü hegemonik ve emperyalist bir kavram olarak gören Özdemir İnce"yle totaliter-otoriter güzergahta yoldaş olacağını farkedebilmelidir. 

 

İngilizce "tolerance" karşılığında kullanılan "hoşgörü"nün Türkçe sözlüklerdeki anlamının hoşlanmak, olumlamak, sempati duymak ve onaylamak değil, onaylanmayan bir görüşün ya da davranışın failine "müsamaha göstermek", zıttının ise "sert ve katı olmak" olduğunu bilmeli; zorlama yorumlarla kelimenin anlamını çarpıtıp "ben hoş göremem, müsamaha gösteririm, tahammül ederim" demenin, kuru gürültü çıkarmanın ötesinde hiçbir filolojik anlamı olmadığını kavrayabilmelidir. 

 

Keza liberalleri, algı çarpıtıcı bir "Liberal Toplum" kategorisi altında homojenleştirip "toptan niyet okuyuculuğu"na girişmenin totaliter niteliğini idrak edebilmelidir. Liberal Toplum'un "bütün sınırları önceden çizilmiş ve hiçbir tartışmaya açık olmayan bir model koyduğu, kendi limitlerini mutlaklaştırdığı, siyaset karşıtı ve hayata karşı bir yapı olduğu, dinlerin veya kendi doğruları olan insanların ve başka siyasi grupların hakikat iddialarına hoşgörüsüz ve tahammülsüz bir kültür oluşturduğunu" iddia ederken, bırakın Liberal Düşünce'nin temel kaynaklarını okumayı, orta düzeyde google kullanabilen ve Kölelik Yolu'nun çizgi romanını okuyabilen herkese insaf dedirtecek bir çarpıtma yaptığını algılayabilmelidir.

 

"Liberallerin özgürlük ve hoşgörü kavramlarını istismar ederek haksız rekabet avantajı elde ettikleri”ni iddia ederken; Liberalizmin bireylere özel ahlaki yükümlülükler getiren ve tanımlayan bir sistem olmadığını hatırlamalıdır. Haliyle, özel ahlaka karışmaksızın alternatif ahlak sistemlerinin rekabet halinde bir arada varlığını sürdürebildiği liberal sosyal sistem, liberal bireylerden oluşmaz. Kendisini çok farklı şekillerde tanımlayabilen, farklı ahlak ve inanç sistemlerini benimsemiş çok sayıda farklı bireyden oluşur. Bu bireylerin birbirinden hoşlanma ve birbirini sevme yükümlülüğü yoktur. Bunlar, birbirinden nefret edebilecek, birbirine en ağır kazıkları atabilecek, en büyük kötülükleri yapabilecek, mükemmellikten uzak, eksiklikler ve hatalarla hatta günahlarla malul bireyler olabilecektir. Bu bağlamda, Liberal Düşünce Geleneği, insanların en iyi ve diğergam oldukları değil en kötü ve egoist oldukları durumda birbirine olabildiğince zarar vermeden bütün farklılık ve çeşitlilikleriyle birarada yaşamalarını sağlayabilecek bir sosyal sistem arayışına dayanır. Bu sosyal sistemin yapısı ise öngörülmemiş bir şekilde bireyler arasındaki serbest sözleşmeler aracılığıyla zamana ve mekana bağlı olarak hayatın pratiği içinde şekillenecektir. Dolayısıyla Liberal anlayış, iddianın aksine, "bütün sınırları önceden çizilmiş ve hiçbir tartışmaya açık olmayan bir model koyan, kendi limitlerini mutlaklaştıran, hayata karşı duran, dinlerin veya kendi doğruları olan insanların ve başka siyasi grupların hakikat iddialarına hoşgörüsüz ve tahammülsüz bir kültür oluşturan" bir yapı değildir.

 

Bilakis, Liberal Düşünce Geleneği'nin savunduğu anlamda özgürlükçü, hoşgörülü ve çoğulcu bir sosyal sistem içinde her dinsel inancın, her mezhebin ve kültürün, her dilin, her ahlak sisteminin eşit derecede varolma meşruiyeti vardır. Bir müslüman da özgürlük ve hoşgörüye dayanan bu çoğulcu sistem içinde hiçbir keyfi sınırlama ile karşılaşmaksızın inancının gereklerini yerine getirebilir; inancını tebliğ edebilir. Kendi iyi ve kötü telakkilerini insanların kabulüne sunabilir. İyiliği emredip kötülükten sakındırabilir. Namaz kılmamanın, oruç tutmamanın kötülüklerinden söz edebilir. Müminleri zinadan sakındırabilir. Diğer insanları İslam'a, namaz kılmaya, oruç tutmaya, günahlardan kaçmaya davet edebilir. Dinen yasaklanan uygulamaları uygun araçları kullanarak eylemiyle ya da sözüyle düzeltmeye çalışabilir; kalbiyle buğz edebilir. Bu açıdan değerlendirildiğinde, Liberal Düşünce Geleneği, İslami hayat tarzı için de büyük bir güvencedir. Kendini liberal olarak niteleyen yerli ya da yabancı birilerinin şu ya da bu güdüyle bu "dinsel dil"in kullanılmasına karşı çıkması kendi görüşlerinden ibarettir; Liberal Düşünce Geleneği'ni bağlamaz. 

 

Ancak Liberal Düşünce Geleneği, herhangi bir ahlak ve inanç sisteminin, politik iktidar sahipleri tarafından "keyfi olarak" ve zorbalıkla birilerini ötekileştirmenin, diğerleri üzerinde tahakküm kurmanın aracı olarak kullanılmasını karşıdır. Tahakkümcü yapıların siyasal iktidarı ele geçirmeleri durumunda farklılığı ve çeşitliliği yok edici keyfi politikalar belirleme ve uygulama imkanını hukukun üstünlüğü ile sınırlandırır. "Politik toplum"un keyfi olarak tanımlayacağı bir "kamusal alan"a karşı "sivil toplum"un yaşama ve gelişme alanı olan "özerk alan"ın olabildiğince genişletilmesini savunur. Liberalizmi, politik toplumun keyfi politikalarını, toplumsal mühendislik girişimlerini ve kamusal alanı sınırlandırdığı için "siyaset karşıtı" olarak nitelendirmek, yine büyük bir çarpıtmadır.

 

Bu çerçevede, "Liberal Toplum bugün dinlerin bu en tabii rollerini oynamaları üzerinde sözümona özgürlükler adına tarihte görülmemiş bir baskı uygulamakta; dinleri hiç bir davranışı kötü görmeden çalışmanın yolunu bulmaya zorlamaktadır." ifadeleri Liberal Düşünce Geleneği'iyle ilgili olarak son derece sorunlu bir kavrayışa işaret etmektedir. Buradaki "Dinlerin tabii rolleri", muhtemelen "İslam Uleması" tarafından dahi ittifakla cevaplanabilmesi mümkün olmayan son derece sorunlu, ihtilaflı ve totaliter bir ifadedir. 

 

Bu iddiaya temel yapılmaya çalışılan "Her dinin, dolayısıyla İslam'ın da bir insan tasarımı vardır!" önermesi ise İslam düşüncesi alanında da sorunlu hatta totaliter bir kavrayışa işaret etmektedir. Zira İslam'ın üzerinde fikir birliği sağlanmış bir insan tasarımı (ideal bir müslüman tipolojisi) yoktur. İslam Peygamberi'nin iki günü bir olanı zararda saydığı, hikmetiği müminin yitiği olarak gördüğü, günde 70 kez istiğfar ettiği, yani her an tekamül ettiği rivayeti, bir İslam İnsanı (Homo İslamicus) modellemesini imkansızlaştırmak için yeterlidir. Daha da ötesi, bir İslam İnsanı tasarımından söz etmek İslam'ı totaliter-otoriter bir anlayışın sınırları içine hapsetmek, zamandan, mekandan ve hayatın pratiğinden soyutlamak, dinsel bilgiyi dondurmak, dogmatikleştirmek, hatta putlaştırmak, bir "Altın Buzağı" yapmak, dinsel referansları araçsallaştırmak demektir. Asıl "hayata karşı duruş" budur. Bu tür dogmatik dayatmaların hayatın özünü tahrip edeceği, insanları sürüleştireceği, ikiyüzlülüğe zorlayacağı, yozlaştıracağı ve "güzel ahlakı" tahrip edeceği aşikardır. Zira, "güzel ahlak", "karizmatik çobanlar tarafından güdülen bir sürü"de değil, ancak "sivil hakların (daruret-ul hams) keyfi müdahalelere karşı güvence altına alındığı bir hoşgörü ve özgürlük bir ortamı"nda gelişebilir. Bu nedenle dogmatik, sert ve katı bir referansın İslam adına dayatılması, hızla küreselleşen dünyada İslam'ın "hak" temelli çağrısının anlaşılmasına, rekabet gücü kazanmasına ve yayılmasına yapılabilecek en büyük engellemedir. Kanaatimce Ak Parti'nin yol haritası da bu farkındalığa dayanmaktadır. 

 

Hulasa, kim ne derse desin, hoşgörü, zorbalığın ve zorlayıcı toplumun panzehiridir. Olgunlaşması çok zaman alan ve her tür gelişmenin kaynağı olan son derece kıymetli bir sosyal sermayedir. Kendini liberal olarak nitelendiren birileriyle yaşanan şahsi sorunlardan yola çıkarak zorlama yorumlarla "hoşgörü"ye, özgürlüğe ve Liberal Düşünce Geleneği'ne tavır almanın özelde muhafazakarlara genelde insanlığa hiçbir getirisi olamayacaktır. Buna karşılık, Liberal Düşünce Geleneği'nin sunduğu özgürlük ve hoşgörü temelli çoğulcu bir sosyal sistem imkanı, her inanç ve ahlak sisteminin ve İslam'ın hiçbir kısıtla karşılaşmaksızın tebliğ edilmesine  son derece uygundur. Hudeybiye Barış anlaşmasından çıkarsanacağı gibi, entellektüel rekabet gücü yüksek inanç ve ahlak sistemlerinin hoşgörü ve özgürlük ortamından çekinmeleri için bir neden yoktur. Dolayısıyla muhafazakar akademisyen ve düşünürler, Liberalizm'e, hoşgörü ve özgürlüğe karşı çıkmak yerine, hakkı ve hakkaniyeti daha yüksek sesle dillendirebilecek ve inançlarının serbest piyasa ortamında rekabet gücünü artıracak entellektüel birikimi geliştirme yönünde çaba göstermelidir
Bu yazı toplam 12319 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0099
Güneydoğu Haber