Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
02 Nisan 2009 Perşembe
Kronik Muhalefet Liderine Mektup

Mustafa Kemal Atatürk, bugün bu saatte yaşıyor olsaydı, eminim ki “HER AKLINA GELENİN OLUR OLMAZ KONULARDA BENİM ADIMA KONUŞMASINA SON VERİN!” derdi.

Ben her zaman “sanatçı”nın, ırkı ya da dinsel inancı ne olursa olsun tüm insanlığa hitabedebilen, her bireyin kendi bireyselliğini yeniden keşfetme macerasına katkı sağlayabilen, yeni ufuklar açabilen, kendi bireyselliğinin zirvelerinde dolaşan, hiçbir kalıba sığmayacak, kategorize edilemeyecek  özgür bir ruh olduğuna inandım.

Özellikle de Adrian Brody"nin olağanüstü bir performans gösterdiği “Piyanist” filmini izledikten sonra,  o uzun ve kıvrak parmakların tuşlara dokunurken çıkardığı olağanüstü zenginlikteki ses demetleriyle insanı iki boyutlu bir dünyanın, siyah ve beyazın, “rahat ve hazrol”un ötesine taşıyan piyanistlerin “gestapo”ların yargılayıcı ve yok edici faşist ruhunu dahi dize getirebilecek kudrete sahip olabileceğini düşünürdüm.

Ancak bir “yurdum piyano çalgıcısı”nın, kendinden menkul elitlere ve sonradan görme iktidar sahiplerine mahsus bir psikopatolojik megalomani olan “ne yazsam gider! “ naifliğinin etkisi altında klavyeye aşırı abanarak ve inanılmaz derecede kötü bir Türkçe"yle kronik muhalefet liderine yazdığı  entelekt fakiri  mektubu okuduktan sonra, iyi piyano çalabilmenin, zorunlu olarak iyi sanatçı olmak anlamına gel(e)meye(bile)ceği zehabına  kapıldım. Bu zehapla da kendi kendime, “Acaba piyano çalabilenleri “piyanistler” ve “piyano çalgıcıları” biçiminde iki kategoriye ayırmak daha mı uygun olurdu?” diye sordum.

 “Yurdum piyano çalgıcısı”nın, bir ilköğretim öğrencisinin kaleminden çıkması durumunda belki hoşgörüyle karşılanabilecek bir entelektüel düzey sergilemekten kaçınmaksızın yazdığı bu mektubundaki temel argümanı şu:

Efendim, “mösyönün hayat tarzı tehdit altındaymışşş!”

Bu nasıl bir “kollektif paranoya” ise yerel seçimlerde “kronik muhalefet partisi”ne oy veren %24 de zaten bu tehdidin idrakiyle (!)  bir mesaj vermek için toplanmışmış:

“Hayat tarzlarına yönelik bu tehdidin ortadan kaldırılması için de “İlk hedef Anadolu” olmalıymışşş…

Efendim neymişşş? Kendi kurguladıkları küçücük dünyalarının ötesine çıkıp sosyal ilişki kurma becerisine dahi sahip olamayanlar, bırakın aile kurmayı adam gibi bir sevgili bile edinemeyenler, barların masalarında göz süzüp, dudak büzüp Anadolu"yu fethe girişme operasyonları planlıyorlarmışşş.

Tanzimat erkânına ve 1930"lara mahsus bu tepeden inmeci ve kibirli projeksiyonların uygulayıcısı olarak da “kronik muhalefet partisi”ni uygun görmüşler.

Sanırsınız ki Anadolu, hala 1930"ların devlet eliyle medeniyet getirilmesini bekleyen cahil ve bilinçsiz halk kitlelerinden oluşan ilkel bir dünyadan ibarettir. Sanki Anadolu"da tüm kısıtlara rağmen hızla gelişen, zenginleşen, üreten ve tüketen “yeni bir orta sınıf” yoktur. Sanki AK-Parti, (bütün eksikliklerine, aksaklıklarına ve çatısı altında nemalanmaya çabalayan bazı “hem kel hem fodul” tiplerin bütün baltalamalarına rağmen), bu “yeni orta sınıf”ın partisi olarak gelişmemektedir.

Halâ farkında olamayanlara hatırlatma bâbından kısaca belirtelim:

Artık kendini anlama, anlamlandırma ve açıklama eşiğine gelen bu “orta sınıf”, sanatın ve her düzeydeki entelektüel faaliyetin gelişimi için en büyük fırsattır. Artık kritik bir refah düzeyini aşma eşiğindeki bu yeni orta sınıfın sanatçıya ve entelektüellere sunabileceği fırsatları hiçbir politikacı ya da bürokrat sunamaz…

Bu fırsatı fark edemeyen ve “memur zihniyeti”yle “bizim hayat tarzımızı koru!” diye sızlanarak devlete sığınan, devletçi mentaliteye çağrı yapan birine nasıl “evrensel sanatçı” denilebilir. Tüm sanatçıların bir an önce aşılması için omuz vermesi gereken böylesine kritik bir eşikte, orta sınıfın gelişimini her zaman bir tehdit olarak algılayan bürokratik ve despotik bir devleti ve gestapo zihniyetini, gerçek bir sanatçı nasıl savunabilir… “Sosyal evrim süreci”nde başarılı olamayanların “Resmi ideoloji”nin kutsadığı semboller arkasına sığınarak yaptığı türden genellemeci ve içeriksiz bir “korunma talebi”, olsa olsa kendini hızla değişen koşullara uydurmaya yeterli entelektüel araçlara sahip olmayan “sanatçı kadrosu işgalcileri”ne yaraşır.

…

Velev ki “görev”e çağırdığın “devlet elitleri partisi” senin güzel hatırın için fethe (!) girişti… Ne olacak?

Bu millet, eline her alanın gönlünce tıngırdatabileceği türden cansız, ruhsuz, hissiyatsız, tarihsiz ve tepkisiz  bir çalgı mıdır?

Antika bir Sauter ya da Steinway marka Piyano kadar, bir Stradivarius Keman kadar dahi bütün orjinalliğiyle kendisi olarak varolabilme hakkına saygı duyulmasını haketmemekte midir?

Bir sanatçı, hayatı böyle totaliter ve despotik politik kavramlarla mı okur? Böyle mi anlar? Böyle mi yorumlar?

Atatürk"ü yüceltici olmaktan çok orjinalliğini karartarak kendi küçük çıkarları doğrultusunda tüketebilecekleri kapalı bir modele indirgemeye yönelik olan “Kendisinden sonra öyle bir lider gelmedi!” cümlesindeki kutsayıcı, katı, dogmatik ve totaliter içerik, bir sanatçı kaleminden nasıl dökülebilir?

İnsanların bireyselleşmesinin ve özgürleşmesinin en önemli kaynağı olan sanat, dudak bükülerek lütfen telafuz edilen bir “halk”a “kendini dayatan”, insanları da “dinleyiciler”e indirgeyen bir tasallut aracına nasıl dönüştürülebilir?

Bu memleketin bütün bireylerinin bütün çeşitlilikleriyle, kendi hayat tarzlarını sanatçı olma, kendi bireyselliklerinin zenginliğini ve derinliğini hayata aksettirme hak ve özgürlükleri yok mudur?

Her bireyin kendi bireyselliği ve özgünlüğü içinde hayatını bir sanat eserine çevirme hakkı olamaz mı?

Bir toplumda bireysel hayat tarzlarının çeşitlenmesini, farklılaşmasını kendi hayat tarzı için tehdit olarak algılamak nasıl bir travmadır?

Derinlerinde bir yerlerde kendi varoluşunu anlamlandırabilme kaygısı duymaksızın, kendini dinlemeden, anlamadan, algılamadan, “herkesten çok kendine uzak” yaşayan “enstrüman çalgıcıları” için “ney”in “kamış”tan, “saz”ın “ağaç”tan ya da “piyano”nun “kereste”den ne farkı olabilir?

…

Aahhh! Ah!. Çelebi, bizde böyle olur piyano çalgıcısı dediğin!

…

Mösyö, eğer “biz” jargonuyla kendini birilerine dayatma, birilerini biçimlendirme, tektipleştirme çabasını sanatçılık diye yutturma sığlığını yol edindiysen, kendi hayat tarzını olabilecek tek mümkün hayat tarzı gibi algılıyorsan, bunca yıl emek harcayıp da piyano tıngırdatmayı neden öğrendin? İnsanları “ben” ve “ötekiler” biçiminde ikiye ayırmak için çok daha maliyetsiz, pratik ve entelektüel düzeyine daha uygun enstrümanlar kullan…

Git, “düdük çal!”

Pek saygıyla değil ama içtenlikle…

Bu yazı toplam 11200 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0162
Güneydoğu Haber