Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
27 Mart 2009 Cuma
İSTANBUL SEÇİMLERİ ÜZERİNE

“Bu ülke”nin üreme ve üretim gücü, 150 yıldır, “hain” olmasa da, Comte Pozitivizmi"ne kök salan Resmi İdeoloji"nin hayata aşırı abanmasından kaynaklanan bir “zihinsel deformasyon” nedeniyle  “evreni doğru okuma ve açıklama noktasında engelli” hale gelmiş bir kısım “devlet elitleri”nin “kuru bir kibir”le tepeden inme dayattıkları “nesebi gayr-i sahih” bir modernleşme anlayışı tarafından iğdiş edilmektedir.

Bu kibirli, yargılayıcı, her tür çeşitliliği ve farklılığı yok edici, tek tipleştirici modernleşme anlayışı, on yıllardır “bu ülke”nin “sıradan insanlarını”, yukarıdan dayatılan bazı “soyut ilkeler” adına kendi benliğinden ve bireyselliğinden, etnik ve kültürel kimliğinden vazgeçmeye zorlayarak, son derece “kırılgan” ve “bıçak sırtı” bir hayata mahkum etmiştir. Bu “soyut ilkeler”in korunması amacıyla ve hukukun üstünlüğüne aykırı olarak türetilen “eklektik bir mevzuat”, adeta bistüri gibi kullanılarak “bu ülke” insanlarının, modernleşme projeksiyonuna uymadığı öngörülen yönleri ve geçmişle irtibatları bitmek tükenmek bilmez operasyonlarla traşlanmış; daha da ötesi gerekli görüldüğünde kesilip atılmıştır. İnsanları “potansiyel suçlu”lara indirgeyen bu yargılayıcı ve yok edici mevzuatla, “bu ülke” insanları, son derece mekanik bir ekonomi politiğin demir kafesine tıkıştırılmaya çalışılmıştır. Bütün bedensel, ruhsal ve aklî farklılıkları yok ederek “halk denen tek tip (homojen) bir kütle meydana getirebilmek amacıyla, mevzuatın “azıcık” dışına çıkılması dahi son derece ağır şekilde cezalandırılmıştır.

Batı"daki aydınlanma ve modernleşme süreçlerinin temel felsefesine bütünüyle aykırı biçimde yürütülen bir kavramsal tahrifat ve düşünsel kısırlaştırma politikasıyla “sıradan insanlar” düşünemez, konuşamaz, iletişim kuramaz, hakkını arayamaz, sistemin içine giremez ve sistemin dışına da çıkamaz hale getirilmiştir. Diğer yandan ise sistemden hiçbir sızıntının olamaması için sivil ve askeri bürokratlar, keyfiyete açık yetkilerle donatılmak ve sıradan insanların tepkilerine karşı koruma altına alınmak yoluyla astığı astık kestiği kestik zorbalara, “oligarşik bir rant tabakasına” dönüştürülmüştür. Tahakkümlerini ve rantlarını mevzuatla tanınan statülerinden ve güçlerinden alan bu “oligarşi”, mevzuat dışında her şeye mesafeli ve soğuktur. Öyle ki, bu bürokratların hayata dair bütün ufukları, beklentileri ve algılamaları, statüleriyle özdeşleştirdikleri mevzuatla sınırlıdır.

Bu nedenle bürokrat, göreve başladığı ilk günden itibaren kendini “bu ülke” insanlarından soyutlar. Yüreğini dondurur, vicdanını susturur, insanî vasıflarından arınır, akrabalarından ve sosyal bağlarından soyutlanır; anasını-babasını, köyünü kökenini dahi unutur… Sefiller"in “Komiser Gerard”ı gibi geçmişinden ve kökeninden nefret eden “mekanik bir yargılayıcı”ya dönüşür. Elinde mevzuat (bistüri), gözlerinde “at gözlükleri” ve  yüreğinde “soğuk bir kibir”le, potansiyel suçlular olarak algıladığı “sıradan insanları” yargılamaya ve mahkum etmeye girişir. Statüsünden ve mevzuattan aldığı güçle, üniformasıyla özdeşlik kurdukça “kibirlenir”; kibirlendikçe kendini bir “üstün insan, sıra dışı insan, her şeyi bilen, başkalarının görmediğini gören, aydınlanmış, pürüzsüz, saf insan üstü bir varlık, hatta bir tanrı” olarak görmeye başlar. Artık “tek bilici, tek dürüst, tek onurlu, tek akıllı, tek yeterli” odur. Bütün yüce kavramlar onun tekelindedir. Dış dünya zihnindeki şablona uymadıkça kuşatılmışlık hissiyle malûl paranoyalar geliştirmeye başlar.. Her şeye ve herkese şüpheyle bakar… “Ötekiler”in cümlesi “bilgisiz, hırsız, onursuz, akılsız, yetersiz”dir. Bu noktada “ukalalık ve suçlayıcılık” had safhadadır: Gözlerini açarak ve dudaklarını incelterek, burun deliklerini genişleterek muhatabının bilgisizliğinden, yetersizliğinden, yolsuzluğundan, hırsızlığından, dolandırıcılığından kendinin ise yüceliğinden ve erdemlerinden dem vurur… Bu “halkı”, “ötekiler”den, “sıradan insanlar”dan, “virüsler”den ancak o kurtarabilecektir… İşte bir kısım devletlûlerin kendini kontrol edemeyerek bu akla zarar “kurtarıcılık” sendromuna kapıldığı nokta,  mevzuat saplantısının zirveye ulaştığı, dış dünya ile bağların koptuğu, aşırı güç vehmiyle mentalitenin deforme olmaya başladığı eşiktir. Bu tür deforme mevzuatçı “devlet eliti”nin en tipik örneği ise kendini devletin “gözü, kulağı ve kurtarıcısı” modunda gören, dosyalardan ve kayıtlardan başka “gerçek” tanımayan bir tür “müfettiş” tipolojisidir.  

Kendi aklına ve ansiklopedik bilgisine tapınan, halka tepeden bakan bu “dosya kurdu bürokrat-müfettiş tipi”ne somut bir örnek arayanlar, “devlet elitleri partisi”nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı"nn son aylarda icra ettiği “büyük birader” performansına, suçlayıcı ve yargılayıcı üslubuna, önüne gelene yönelik kibirli ve iğneli sözlerine kısaca bir göz atabilir:  Koltuk altındaki dosyalarıyla, yakın gözlüğü üzerinden yönelttiği suçlayıcı, soğuk ve mütekebbir bakışlarıyla, bizim gibi sıradan insanların suratına “öteki” olduğumuzu, “sıradan ve banal (!) yaratıklar” olduğumuzu, suçlu (!) olduğumuzu bir tokat gibi çarpan bu “mevzuatçı müfettiş”in hezeyanları karşısında “ürkmemek” elde değil doğrusu: Şöyle ki;  bu “kuru bilgisini kendince bir tahakküm ve üstünlük aracı olarak dayatmaya çabalayan, öğrenmeye kapalı mevzuatçı bürokrat tipolojisi” soğuk ve yargılayıcı tavırlarıyla “bu ülke” insanlarının 1950"de tarihe gömdüğü ve artık unutmaya başladığı bir “kâbus”un hayaletini çağrıştırıyor. Kendisine çok yakışan “sakin güç” sloganıyla 1930"ların mekanik ve devletçi toplumsal projeksiyonunu, eskimiş ve işlevini yitirmiş bir Sovyet teknolojisinin “soğuk keskinliğini” tüm varlığınızda hissettiriyor. Bu kapalı tipoloji, özellikle son 30 yıldır  “memur olmak ya da köylü kalmak” dışında seçeneklere yönelerek devletçe belirlenmiş rollerinin dışına çıkan toplumsal aktörlerin bütün canlılığına, coşkusuna, neşesine, zenginleşmesine, refah düzeyinin yükselmesine, kıtlıkların azalmasına, kamusal alanda çeşitliliğin artmasına, bireylerin kendilerini özgürce ifade edebilmesine, her alanda alternatiflerin zenginleşmesine, girişimci ruhun gelişmesine karşı duran bir saldırı ve tehdit olarak dayatıyor kendini.

Bütün bu açıklamalara ek olarak sosyolojik, ekonomik ve politik açılardan değerlendirildiğinde şöyle bir sonuca varmak mümkün görünüyor: Köylülükten memurluğa intikal etmiş, ömrünce hiçbir ekonomik girişimde bulunmamış, “kâr-zarar kaygısı duymamış”,  ticari ve endüstriyel faaliyette bulunanları hor ve hakir görmüş, giderek köhneyen ve tasfiye edilen bir devlet anlayışı ve kurumsal sistem içinde “sıradan insanlardan” tecrit edilmiş yapay bir dünyada “statü rantı”ndan beslenen bir memur ve emekli olarak yaşlanmış, ömrünce ne uzamış ne de kısalmış, hep Ankara"da yaşamış, bütün varlığıyla ve zihniyetiyle İstanbul"a dair her ne var ise hepsine çok uzak, İstanbul"un geleceğinin dayanağı olan fetih kültürüne ve girişimci ruha yabancı mevzuatçı bir bürokrat,  mevcut tarihsel şartlarda, İstanbul Büyükşehir Başkanlığı için en akla zarar seçenektir.

Kamuoyuna saygı ile sunulur...

 

Bu yazı toplam 14695 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0119
Güneydoğu Haber