Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
22 Eylül 2010 Çarşamba
Ekonomik Açıdan Parlementer Demokrasi Ve Başkanlık Rejimi

Politik rejim tartışmaları, Tanzimat"tan bugüne gündemimizin odak noktalarından biri olmayı sürdürmektedir. Rejimin sınırlarının son derece dar tanımlandığı canlı ve dinamik toplumlarda ekonomik ve teknolojik ilerlemelere bağlı olarak bu türden tartışmaların yaşanması gayet doğaldır. Ancak büyük ölçüde siyaset-merkezli olan, hukukçular ve siyaset bilimciler tarafından yön verilen rejim tartışmalarında göz ardı edilen bir yön vardır: Bu, politik rejim ile ekonomik büyüme, ekonomik istikrar ve iktisat politikalarının başarımı ilişkisidir. Tartışmalarda öncelikle politik rejimlerin kuramsal ve kurumsal yönlerine odaklaşılmakta, ekonomik konular politik düzenlemelerin bir türevi olarak ele alınmaktadır. Oysa günümüz dünyasında ekonomik olanın gücü, siyasetin türevi olarak ele alınamayacak kadar belirgin ve hakimdir. Herhangi bir politik rejimin fiili meşruiyeti neredeyse ekonomik başarımına bağlıdır. Ülkemiz de bu evrensel yasadan bağımsız değildir.

Bu yöndeki gelişmelerin etkisi sonucunda yaklaşık yirmi yıldır Türkiye"de de rejim tartışmalarında sunulan seçeneklerin arttığı gözlenmektedir. Artık rejim sorunu ya parlamenter demokrasi ya doğrudan militer otokrasi formülasyonuyla dayatılmamaktadır. 28 Şubat ve 27 Nisan muhtıraları gibi “postmodern darbe” tabir edilen türden dolaylı militarizm girişimleri gibi otoriter, tam ya da yarı başkanlık rejimi gibi demokratik seçenekler de söz konusudur.  Başkanlık rejimi gibi parlamenter demokrasi tıkandığında başvurulabilecek alternatif bir demokratik seçenek olması sosyal refah açısından olumlu bir gelişmedir. Zira, bir toplumun sosyal refah düzeyi, her alandaki seçeneklerin çokluğu ile doğrusal ilişkilidir. Ancak, Başkanlık Rejimi alanındaki güncel tartışma ve değerlendirmelerin “ekonomik” boyutunun yine eksik kaldığı görülmektedir. 

Kanaatimce, parlamenter demokrasi, doğrudan askeri otokrasi ve başkanlık rejimlerinin ekonomik sonuçları açısından karşılaştırılması, politik rejim tartışmalarında ekonomik boyutun önemine dikkat çekilmesi açısından anlamlı olacaktır. Böylece tartışmayı, 12 Eylül Referandumu"ndaki gibi güncel politik çekişmelerin, “hukukun üstünlüğü”nü sağlama yönündeki anayasal düzenlemeleri sadece AK-Parti"yle ya da Sayın Recep Tayyip Erdoğan"ın şahsıyla ilişkilendirerek lekeleme çabalarının ötesinde bir kavrayışa taşıyabilmek imkânı da doğacaktır.

Başkanlık rejimi ile ekonomi arasındaki olası etkileşim başlangıç olarak şu sorular etrafında incelenebilecektir: Acaba parlamenter demokrasi, istikrarsızlık kaynağı mıdır? Ekonomik bakımdan başarısız olmaya mahkûm mudur? Başkanlık sistemi ile temel ekonomik sorunların, “enflasyon, işsizlik ve büyüme”nin çözümü arasında doğrudan bir ilişki var mıdır?  Bu soruların cevabı şöylece verilebilecektir:

 

Politik İstikrar, Ekonomik İstikrar ve İktidarın Yapısı

Genel olarak ekonomik istikrar ile politik istikrar arasında yakın bir ilişki vardır. İlişkinin yönü kesin olmamakla birlikte ampirik sonuçlar, nedensellik bağının “politik istikrar”dan “ekonomik istikrar”a doğru olduğunu göstermektedir. Politik açıdan istikrarlı sistemlerin daha üstün ekonomik sonuçlar ortaya koyacağı öngörülmektedir. Dolayısıyla daha istikrarlı politik kurumlarla birlikte ekonomik istikrar da iyileşecektir.

Bu noktada “politik istikrar”ı sağlayıcı kurumların ve yönetim şeklinin neler olacağı sorunu gündeme gelmektedir. Bu temel sorun, iktidarın yapısı ile istikrar programları arasındaki ilişkiler üzerine çalışmalar yapılmasına yol açmıştır.

Ekonomik istikrar politikalarının otoriter yönetimler tarafından mı yoksa seçilmiş hükümetler tarafından mı daha 'başarılı' bir şekilde uygulanabileceği yönünde tartışmalar söz konusudur. Bazı araştırmacılara göre, çok partili demokrasi sosyal ve ekonomik gelişmenin gerekli şartı değildir. Bunlara göre bazı Latin Amerika ülkeleri ile "Asya Kaplanları" tabir edilen Kore, Taiwan ve Singapur deneyimleri, otoriter rejimlerin popülist olmayan istikrar programlarını daha etkin uygulayabileceğini ve ekonomik büyümeyi hızlandıracağını göstermektedir.

 “Diktatörlerin danışmanı” namıyla maruf olan ve 1970"lerden 80"lerin başına kadar Şili"den Filipinler"e kadar bir dizi askeri darbenin politika referanslarını geliştiren Nobel ödüllü iktisatçı Milton Friedman"dan itibaren ekonomik istikrarı sağlama yeteneği açısından yoğun eleştiriler almıştır. Ne yazık ki Türkiye"de de 12 Eylül 1980"de “Ekonomik istikrarı sağlayıcı iktidar modeli nedir?” sorusuna verilen cevap “otoriter iktidar modeli” olmuştur.

“Demokratik kurumların ekonomi için kötü olup olmadığı' sorusu bugün de gündemdedir. Otoriter yönetim heveslilerini destekleyici açıklamalar halâ kol gezmektedir. Ancak, bütün eksikliklerine ve kusurlarına karşılık, 'insan aklının düşünebildiği en iyi politik rejim' olarak nitelendirilen demokrasinin 'vazgeçilemez olduğu' yönünde çağdaş dünyada artık güçlü bir konsensus gözlenmektedir. Çağdaş eleştiriler daha çok demokratik kurumların doğası gereği yol açacağı ekonomik tahrifatlar üzerinde yoğunlaşmaktadır: Parlamenter Demokrasi ve Başkanlık Rejimi, demokratik kurumlar"ın doğasından kaynaklanan ekonomik sorunlar çerçevesinde karşılaştırılabilecektir. Bu çerçevede kullanılabilecek başlıca parametreler şunlardır: Oy-çıkar alışverişi, zaman ufku, seçim sistemi ve koalisyon imkânıdır.

 

Oy-Çıkar Alışverişi"nin Ekonomik Etkileri

Demokratik iktidarın çoğunluğun desteğine endekslenmesi, politik iktidarı çoğunluğun sürekli desteğini garantileme arayışına yöneltmektedir. Bu arada çoğunluk ile politik iktidar arasına gelirin yeniden dağılımını etkilemek amacıyla örgütlenmiş yoğun çıkar grupları girmektedir. Bu gruplar politik iktidar üzerinde baskı kurarak ekonomik kararların içeriği üzerinde etkili olmaktadır. Sınırsız politik güç çeşitli özel çıkarların hizmetinde kullanılabilmekte, ekonomik işleyişi bozucu politika kararları alınmakta ve uygulanmaktadır.  Sonuçta oy-çıkar alışverişi biçiminde seyreden demokratik politik süreç, yerleşik kurumların ve yasama organının, çoğunluğun gerçekte istemediği yönde faaliyet göstermesine yol açmaktadır.

Bu açıdan değerlendirildiğinde parlamenter demokrasi ile başkanlık sistemi arasında evrensel bir fark olduğu söylenemeyecektir. Her iki rejim de oy mekanizması üzerine kurulmuştur.

Parlamenter demokraside de başkanlık rejimlerinde de çağdaş demokratik kurumların kronik hastalığı olan kısa zaman ufku, politikacının amaçları ile ekonomik amaçlar arasındaki mesafeyi açmaktadır.  Periyodik ya da erken seçimlere ve iktidarın ideolojik eğilimlerine bağlı olarak izlenen popülist iktisat politikaları, ekonomiyi düzenli biçimde “optimum”dan saptırmaktadır. Demokratik sistemin doğasından kaynaklanan bu aksaklıklar nedeniyle ekonomik kaynakların etkin dağılımının popülist amaçlarla engellenmesi, uzun dönemde büyümeyi de olumsuz etkileyecektir.

 

Politik İktidarın Zaman Ufkunun Ekonomik Etkileri

Politik iktidarın istikrar programlarını uygulama yeteneği zaman ufku, politik iktidarın ömrü ve iktidar süresine ilişkin beklentisiyle de doğrusal ilişkilidir. Seçim periyodunun uzunluğu refah seviyesi üzerinde etkili olmaktadır. İktidarın zaman ufkunun uzun (en az üç-beş yıl) olması durumunda, istikrar politikaları demokratik sistemlerde de başarıyla uygulanabilecektir.  Daha da ötesi, istikrar programlarının uygulanmasında politik rejimin türünden ve iktidarın yapısından çok zaman ufkunun önemli olduğu vurgulanmaktadır. Kısa seçim periyodlarının ise politik kaynaklı ekonomik sapmaları artıracağı, sosyal refahı düşüreceği, ortalama enflasyon oranını yükselteceği belirtilmektedir.

Zaman ufku açısından değerlendirildiğinde Başkanlık rejimleri ile parlamenter rejimler arasındaki en önemli fark seçim sistemlerinde ortaya çıkmaktadır. Ancak görüleceği gibi her iki seçim sisteminin de ekonomik sonuçları açısından karşılıklı üstünlükleri ve eksiklikleri vardır. Başkanlık sisteminin parlamenter sistemden en önemli farkı seçim periyodlarının sabit olması ve erken seçim olanağının bulunmamasıdır. Bu yönüyle istikrar politikalarının uygulanmasına daha uygun olduğu ileri sürülmektedir. Ancak sonunda yine seçim olması nedeniyle bu tartışmalı bir iddiadır.

 

Seçim Sistemi, Politik Sörf ve Ekonomik Faaliyet

Demokrasilerde seçim sistemi “dışsal” ya da “içsel” olabilmektedir. “Dışsal” olması, politik iktidarın seçim tarihini belirleyememesi, içsel olması ise belirleyebilmesi anlamına gelmektedir. Genel olarak parlamenter sistemlerde seçim sistemi “içsel”, başkanlık rejimlerinde ise “dışsal”dır. Bu seçim sistemlerinden hangisinin ekonomik açıdan daha etkin olacağı konusunda bir mutabakat yoktur.

Politik İş Çevrimleri literatürü, ekonominin seçim amaçlı ve ideolojik manipülasyonlarının, seçim sisteminin “dışsal” olduğu başkanlık rejimlerinde de sistematik olarak ortaya çıktığını gösteren kuramsal ve ampirik analizlerle doludur. Öyle ki ABD üzerine yapılan çalışmalarda dahi seçim sisteminin değiştirilmesi önerilmektedir. Seçim tarihlerinin parlamenter sistemlerde olduğu gibi politik iktidar tarafından belirlenmesinin, bir diğer ifadeyle “içsel” olmasının ekonomi açısından daha uygun olacağı öngörülmektedir.

Parlamenter sistemlerde ise erken seçim olanağının varlığı, politik iktidarın kendince uygun ekonomik şartların avantajından yararlanabilmek amacıyla "politik sörf" yapması politikacıların motivasyonlarını, dolayısıyla da iktisat politikalarını etkileyebilmektedir. Sonuçta ekonomik faaliyet optimumdan sapabilecektir. Politik sörf, politik iktidarın ekonomik konjonktürü gözeterek kendince uygun koşullar gerçekleştiğinde seçime gitmesi,  'stratejik' seçim çağrıları yapmasıdır. Ancak sık sık erken seçime gidilmesi belirsizliğe yol açacak, toplumun uğrayacağı refah kaybı çok daha fazla olacaktır. 

Geçici olma ve geçici de olsa dokunulmaz olma duygu ve düşüncesi belirsizliğin artması ile birleştiğinde, ekonomik açıdan zararlı virüsler olan yolsuzluklar, yozlaşma ve illegal örgütlenmeler ortaya çıkmaktadır. Ancak politik sörf olasılığı dışında bu sakıncaların başkanlık rejiminde ortaya çıkmaması için hiçbir neden yoktur. Politik sörfün kendi başına ekonomik açıdan olumsuz olduğunu ileri sürmek için de hiçbir gerekçe yoktur.

Parlamenter demokrasilerde politik sörfe fırsat veren erken seçim imkânı,  politik sektördeki tıkanıklıkları ve faaliyet eksikliği problemini bir rejim sorununa dönüştürmeden çözebilecek esnekliğe sahiptir.  Bu Türkiye açısından önemli ve göz ardı edilemeyecek bir üstünlüktür. Buna karşılık seçim tarihlerinin “dışsal” olarak belirlendiği başkanlık rejimleri, uygulandığı ülkelerin deneyimlerinde gözlenen bir dizi soruna yol açabilecektir. Örneğin ekonomi üzerindeki seçim baskısının önüne geçilebilmesi için bir başkanın seçime girebilme hakkının “dışsal” olarak sınırlandırılması ve tekrar seçilme hakkının kısıtlanması çok daha büyük bir riskin üstlenilmesi anlamına gelebilecektir. Çünkü başkan bu durumda iktidar dönemi içinde kamu kaynaklarını destekçilerine peşkeş çekebilecek ya da iktidarı bırakmamak için yasama organını feshederek demokrasiyi ortadan kaldırma yoluna bile gidebilecektir. Başkanlık rejimi, kolayca başkancı rejimlere ya da askeri yönetimlere dönüşebilecek bir rejimdir. Nitekim, başkanlık rejimi ABD dışında hiçbir ülkede süreklilik sağlayamamıştır. Ülkemizde olmaması için de hiçbir nesnel gerekçe ileri sürülemeyecektir.

 

“Koalisyonlar”ın Ekonomik Etkileri

Parlamenter demokrasilerin başkanlık rejimlerinden önemli bir farkı da “koalisyon” imkânıdır. Bu noktada başkanlık rejiminin parlamenter demokrasi karşısında bir üstün olduğu ileri sürülmektedir. Buna göre başkanlık rejimi, politik gücün koalisyonlar elinde parçalanmasını bir ölçüde sınırlandırmakta; bu avantaj, iktisat politikalarını tek elden belirleme ve uygulama yeteneği kazandırmakta, ekonomik istikrar programlarının etkinliğini artırmaktadır.

Ancak bu tartışmalı bir önermedir. Son dönemde, özellikle büyüme ve politik kurumlar ilintisi üzerine yapılan bazı çalışmalar da koalisyonların ekonomik performansı artırdığı yönünde ampirik sonuçlar da ortaya konmuştur. Ohio State University iktisatçılarından İrfan Nureddin tarafından yapılan ve 2011"de yayınlanacak olan “Coalition Politics and Economic Development”  adlı çalışmada, yerleşik kanaatlerin aksine, “zayıf” hüümetlerin ve çok taraflı, hatta azınlık hükümetlerinin koalisyonların ekonomik performansı artırıcı etkileri olduğu kuramsal ve ampirik yönleriyle olarak ortaya konmaktadır. Buna göre çok parçalı parlamentolar,  ekonomik istikrar ve büyümeyi “tek parti” hegemonyasındaki demokrasilerden daha etkin sağlayabilecektir.

 

Sonuç Olarak

Otoriter rejimlerin demokratik rejimlere göre çok daha düşük bir performansa sahip olduğu artık herkes tarafından kabul edilmektedir. Büyük ölçüde bu nedenle Türkiye"de ve benzeri bazı ülkelerde yer yer askeri darbe heveslilerinin varlığına rağmen otoriter bir yönetimin kuramsal ve ampirik temelleri zayıflamıştır. Demokratik yönetimlere gelince, parlamenter sistemler başkanlık rejimlerine kıyasla ekonomik bakımdan daha başarısızdır gibi genel bir yargıya varmak hem kuramsal hem de ampirik olarak imkânsız görünmektedir. Başkanlık sistemi ile temel ekonomik sorunların, “işsizlik, enflasyon ve büyüme”nin çözümü arasında da doğrudan bir ilişki görünmemektedir. Bu noktada, herhangi bir demokratik politik rejimin etkinliği, iktidar şeklinin ve kurumsal yapısının ötesinde, bazı tamamlayıcı unsurların varlığına bağlamak daha anlamlı görünmektedir. Bu unsurlardan başlıcaları şöylece belirtilebilecektir:

- Politikacıların zaman ufkunun uzatacak bir seçim sisteminin geliştirilmesi.

- “Hukukun Üstünlüğü” yani politik iktidarın temel hak ve özgürlüklere keyfi müdahalelerde bulunamayacak şekilde sınırlandırılması: Politik ekonomi literatüründe sivil özgürlükler ve politik haklar ile ekonomik büyüme arasında pozitif bir ilişki olduğu belirtilmektedir. Politik özgürlüklerin kısa dönemde daha maliyetli olmasına karşılık, politik açıdan daha açık olan ülkelerin, kısa dönemde olmasa bile, orta ve uzun dönemde istikrar programlarını daha başarılı bir şekilde uyguladığı genel kabul görmektedir.

- Merkeziyetçi-dogmatik yönetim anlayışının terk edilmesi ve yerel yönetimlerin kaynak dağılımı üzerindeki etkinliğinin artırılması.

Türkiye"de son yıllarda, özellikle de 12 Eylül 2010 referandumuyla bu üç alanda önemli ilerlemeler katedilmesine uygun bir politiko-ekonomik çerçeve oluşturulmuştur. Bu yöndeki ilerlemeler rejimin biçiminin değişmesine gerek kalmaksızın demokratik sistemin sağlıklı ve istikrarlı işlemesini sağlayabilecektir. Bu yönde ilerlemeler sağlanamaması durumunda ise parlamenter demokrasi yerine başkanlık rejimine geçilmesi, bizim gibi sıradan insanlar açısından pek bir şey değiştirmeyecektir.

 

Bu yazı toplam 15511 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0098
Güneydoğu Haber