Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
07 Mayıs 2012 Pazartesi
DÖRT TEMEL ELEMENT: MİLLET, BAYRAK, DİN, DEVLET

Sayın Başbakan"ın Adana"da yaptığı konuşmayı canlı olarak dinledim.

Konuşmanın, bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti"nin bütünlüğü ve sağlam bir kurumsal yapıya sahip olması için zorunlu olduğu öngörülen son derece önemli argümanlara vurgu yaptığını düşünüyorum. Özellikle de konuşmanın en can alıcı noktası olan “Tek Millet, Tek Bayrak, Tek Din, Tek Devlet” bileşiminin, Türkiye Cumhuriyeti"nin gelecekteki ulusal ve küresel stratejisini şekillendirecek, Türkiye"nin geleceğin dünyasında çok daha etkin ve aktif bir rol almasını sağlayacak “dört temel element” olarak vurgulandığını algıladım.

Türkiye"nin son otuz beş yılını yakından gözlemlemiş biri olarak, ilk aklıma gelen husus, bu dört temel element üzerindeki vurgunun farklı toplumsal kesimleri belli ölçüde rahatsız edebileceği, hatta birileri tarafından da yanlış anlamlar yüklenerek istismar edilmeye çalışılabileceği oldu. Nitekim, konuşmanın ertesi günü yayınlanan bazı gazeteleri incelediğimde, bu öngörümde yanılmadığımı gözlemledim.

Gariptir ki, “bu ülke” her ne kadar bir “millî devlet”e sahip olsa da “millet” mefhumu birilerini daima rahatsız etmiştir. Bazıları da “bayrak”tan, bayrağın renginin şehitlerin kanıyla ve “hilal”in de özgürlükle ilintilendirilmesinden rahatsız olagelmişlerdir. Şehitlerin, “Asker ocağından, Peygamber kucağına” intikal etikleri, “Asker Ocağı”nın aslında “Peygamber Ocağı” olduğu hasbelkader egemenliği ele geçiren bazı iktidar odakları tarafından yadsınmaya, örtülmeye, unutturulmaya çalışılmıştır. Bu düzenekte din, “vicdanları ihya eden bir hak, hukuk ve adalet kaynağı” olan bir “sosyal sermaye” olarak değil, bir “hayat ve refah kaynağı” olarak değil, oligarşik iktidar odaklarının çıkarlarına hizmet edecek, bu çıkarlar gerektirdiğinde kitleleri ölmeye ve fedakarlığa ikna edecek, “kadercilik pompalamasıyla” ölümlerin, haksızlıkların  ve fedakarlıkların sorgulanmasını engelleyecek bir “politik enstrüman” ve bir “nesne” olarak kullanılmaya, istismar edilmeye çalışılmış; egemenlerin çıkarlarına hizmet ettiği boyutlarda ve dozlarda varlığını sürdürmesine izin verilmek istenmiştir. Bu çarpıtılmış kurgu içerisinde din, hayattan çok ölümle, eylemden çok teslimiyetle, seçimden çok itaatle, özgürlükten çok despotizmle, neşeden çok ızdırapla, barıştan çok savaşla, haktan çok vazife, fıtrattan çok kurgusal-yapay teolojiler ile  irtibatlandırılmıştır.

Egemenlerin çıkarları için gerekli görülen politik sınırlar dışında, sosyolojik ve psikolojik boyutlarda gelişen, toplumun derinliklerine kök salan, hayat tarzlarını ve sosyal ilişkileri, ekonomik ve politik ve sosyal karar alma süreçlerini şekillendiren bir dindarlık, bireyin tekemmül etmesini sağlayacak, dolayısıyla da politik iktidar odaklarının sorgulanmasına ve sınırlandırılmasına yol açabilecek bağımsız bir “ahlâk ve vicdan” oluşumuna kaynaklık edeceğinden, büyük bir tehdit olarak algılanmıştır. Bu tehdit algılamasıyla da, söz konusu iktidar odakları, ele geçirdikleri devlet organlarını ve kamusal güçleri kullanarak çıkarlarına hizmet etmeyen içerikte bağımsız bir dinî anlayışa sahip olduğunu öngördükleri cemaatları ve dindarları ekonomik, toplumsal ve politik alandan dışlama ve yok etme operasyonunda kamusal silahlı ve/veya silahsız örgütlü güçleri ve medya organlarını aktif olarak kullanmışlardır.

Bu çarpık formel ideolojik yaklaşımdan kaynaklanan baskılar kaçınılmaz olarak toplumsal hayatın sürdürülebilmesini sağlayacak değerler sisteminin de harap olmasına yol açmıştır. Şöyle ki; bir yandan oligarşik egemenlerin aşırı güç vehmiyle iletişime ve etkileşime kapalı kalmalarından (dışlayıcılıklarından) dolayı diğer yandan ise taraflar arasında iletişimi sağlayacak sağlam bir kavramsal çerçevenin kurgulanamaması nedeniyle, güven ortamı tahrip olmuş,  milletin devletle, toplumun politikayla, insanın insanla bağı zayıflamıştır. Bir diğer ifade, hak kavramını vicdanlara nakşederek milleti ve devleti, toplumu, ekonomiyi ve politikayı, sermayeyi ve emeği bütünleştirebilecek, çatışmaları büyük sosyal maliyetlere yol açmadan çözebilecek son derece kıymetli bir sosyal sermaye olan “din”in bireysel ve toplumsal hayat içindeki işlevleri, büyük ölçüde işlemez hale gelmiştir. Algılayabildiğim ve gözlemleyebildiğim kadarıyla, bu coğrafyadaki ve küresel ölçekteki “terör” ve “suç” gibi çok boyutlu toplumsal patolojiler, büyük ölçüde bu son derece kıymetli sosyal sermayenin işlevsiz kalmasından kaynaklanmaktadır.

Bu açıdan değerlendirildiğinde, devletten bağımsız bir hak ve adalet kaynağı olarak “din”in ihyası, toplumsal ve özel bireysel hayatın derinliklerine kök salması, bir politik enstrüman olmaktan çıkarılması  terör ve suç gibi hastalıkların tedavi sürecinde büyük katkı sağlayacaktır. Muhtemelen bu hakikatin her geçen gün daha çok fark edilmesi nedeniyle, Aydınlanma Çağı ile başlayan yaklaşık üçyüz yıllık bir “geçiş dönemi”nden sonra, din, yeniden tüm dünyanın “yükselen değeri” haline gelmiştir.

Ancak, Eski Türkiye Cumhuriyeti"nin yaptığı gibi, “din”in egemenlerin amaçlarına ve iktidarına hizmet edecek tek bir formata indirgenip dayatılması, politik otorite"yi sınırlandıracak ve bireysel vicdanları ihya edecek bir hak ve adalet kaynağı olmaktan çıkarılıp, bilakis yine politik otorite eliyle topluma şekil vermenin bir aracı olarak kullanılması geçmişte yapılan meş"um hataların tekrarlanmasından öteye gitmeyecek; birleştirmek ve bütünleştirmek bir yana, daha da parçalayıcı olabilecek, çatışmalar yol açabilecek; daha da ötesi  yüceltilmek istenen “din”in hayatî işlevlerinin büyük zarar görmesine yol açabilecektir.

Bu noktada tüm dinler gibi İslam"ın da kendi içerisinde yöntemsel farklılıklardan ve tarihsel deneyimlerden kaynaklanan muazzam bir çeşitlilik içerdiğinin, “dil” gibi homojen olmaktan çok heterojen bir içerik taşıdığının idrakına varılması büyük önem taşımaktadır. Yeni Türkiye Cumhuriyeti, “Tek Din” anaçatısı altında bu muazzam düşünsel çeşitliliği bir bütün olarak algılayacak ve meşru görerek, hiçbir ayrım yapmaksızın, hiçbirini diğerine tercih etmeksizin kucaklayacak bir kavrayışa sahip olmalıdır. Kanaatimce din"in politik otoritenin keyfiyetini sınırlandırması ve bireysel vicdanları ihya eden bir hak ve adalet kaynağı olabilmesi,  “ölümden çok hayata, teslimiyetten çok eyleme, itaatten çok seçime, despotizmden çok özgürlüğe, ızdıraptan çok neşeye, savaştan çok barışa, vazifeden çok “hakka”, kurgusal-yapay teolojilerden çok fıtrata  yakın duran ve zinhar “kaderci olmayan” bir dinsel anlayış ve kavrayışa sahip olabilmesi ile irtibatlıdır. Bu dinsel kavrayış gerçekleştiğinde birey ile toplum bütünlüğü herhangi bir dünyevi aklın öngörebileceğinden çok daha karmaşık bir mükemmelikte gerçekleşecek; bu coğrafyanın insanları, bütün zenginliği ve çeşitliliği ile, bir toplumu ayakta tutacak “dört temel element” olan “millet, devlet, din ve bayrak” bütünlüğünün üreteceği sinerji sayesinde muazzam açılımlar ve atılımlar gerçekleştirecek fırsatlara da sahip olacaklardır.

Bu yazı toplam 18033 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0095
Güneydoğu Haber