Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Meryem Sarıkaya
Meryem Sarıkaya
02 Mayıs 2017 Salı 11:43
BİRAZ GEZELİM

(ALANYA KALESİ-KIZILKULE)

     Muhteşem bir açık hava müzesini hala gezmediyseniz ne duruyorsunuz? Hep beraber gezmeye ne dersiniz?

Alanya Kalesi!.....

     Denizden 250 metreye kadar yükselen yarımada üzerinde, sur uzunluğu 6500 metre,yaklaşık 400-500 sarnıç(İç kalenin ortasında Selçuklu zamanında tuğladan yapılan iki sarnıç hala kullanılıyor, sarnıç sayısının 1200’e kadar çıktığı da söylrniyor),140 burç, 83 kule var. Surlar Ehmedek, Adam Atacağı, Cilvardaburnu Üstü, Arap Evliyası Burcu, Esat Burcu’ndan inerek Tophane ve Tersaneyi geçerek Kızılkule’de bitiyor. Kalenin ilk kuruluşu M.Ö 2. Yüzyılda korsan savaşçıları tarafındanmış. Romalılar kaleyi M.Ö 64-65 yıllarında ele geçirmiş. Sonra kale ve atrafı Selçuklu Sultanı I. Alaaddin Keykubat tarafından 1220-1221 yıllarında alınır. Günümüze kalan ihtişamlı hali Selçuklulara aittir.Daha sonra Karamanoğulları , memlukluler ve Osmanlılar kaleyi ele geçirir.

     İç Kalenin kapısındayım. Rabia’nın bakışlarındaki heyecan beni de sarıyor adeta... Yüzyıllar öncesine yapacağımız yolculuğun başladığı yer. Gökyüzüne bakıp zamanı kale kapısının gerisinde bırakarak içeri doğru ilerliyoruz. Kocaman kemerli bir kapıdan içeri adım attığımızda etrafı surlarla kaplı ucu-bucağı olmayan  geniş bir alan karşılıyor bizi. Gezintiyi rahat yapmak için tahta döşenmiş yollar her yana gidiyor. Sol tarafımızdaki sarnıçlardan başlıyoruz ilerlemeye. Büyük sarnıcın üzerine gelip kapağından aşağıya göz attığımda hala içinde su olduğunu görünce şaşırıyorum.Birkaç büyük sarnıcın üzerinden asırlarda yürür gibi geçerek surlara çıkıyoruz. Surların üzerinden ilerlerken burçların arasından etrafı seyre doyum olmuyor. Bütün şehir ayaklarımızın altında. Deniz ve gökyüzü ışıl ışıl, masmavi!

     Bir süre sonra yeni tamir edilmiş zindanın üzerinden demir parmaklıklardan aşağıya bakıyoruz. Dehşet verici bir uçurum. Bir an ürperiyorum ve birkaç adım geriye çekiliyorum. Rivayete göre burada Romalılar zamanında suçlulara üç taş verilirmiş. Taşlardan birini denize düşürebilenin cezası affedilirmiş. Düşüremezse denize atılarak infaz edilirmiş. Efsaneye göre taş atıp denize düşüren olmamış. Adam atacağı denen buraya yüzyıllardır her gelen kişi eminim taş atmayı denemiştir. Şimdi de insanlar dilek tutarak taş atıyorlarmış.Tabiiki Rabiş’imle bizde taşları denize düşürmek için fırlattık ama hava akımından ve yükseklikten dolayı nereye düştüğünü görmek ne mümkün!

     Surlardan ilerleyerek yeni tamir görmüş bir seyir alanından şehri ayaklarımızın altına alarak manzaranının tadını çıkarıyoruz. Artık surlardan inme zamanı....Oldukça geniş bir alanda her yanı tahta yollardan ilerleyerek dolaşıyoruz. Ortada bulunan tuğladan yapılmış sarnıcın yanından geçerken hala kullanılabiliyor olmasının şaşkınlığı içimi bir hoş ediyor. Tam ortada yonca planlı bir de kilise var. Dört bir yanı Helenistik dönemden bugüne kadar bir çok ayak izini taşıyan bu  Selçuklu Açık Hava Müzesi görülmeye değer doğrusu...

    Kale içini dolaştıktan sonra kale kapısından hayata çıktığımızda ikimizde de muzip bir gülümseme var.

   Çünkü çok zor olsa da yürüyerek surların bittiği yerdeki Kızılkule’ye inmek istiyorduk.

    

 

KIZILKULE bekle bizi!....

     İlk defa geldiğimiz bir yerde , yolun ne kadar süreceğini bilmeden bir çılgınlıkla adımlarımızı atarken meraklı bakışlarla şaşkın şaşkın yolumuzu bulmaya çalışarak ilerlemeye başladık.

     Kol kola girdik bir de şarkı mırıldandık denize karşı...Yol boyunca küçük yiyecek-içecek yerleri selamladı bizi. Birinden gelen mis kokulara aldanıp şirin bir alanda burcların önünde gözleme yiyerek çayımızı yudumladık. Sonra yavaş yavaş yürürken dış kalenin ihtişamlı kapısına geldik. Yıllar kapıyı yola çevirse de hala kapının kenarındaki muhteşem kemer “ben kale kapısıyım” diye haykırıyordu. Yaklaşık 40 dakika sonra Kızılkuleye yaklaştığımızı görünce bir patikadan aşağı inerek yolu kısaltmaya çalışırken patika çok dik olduğu için yürümekte biraz zorlansak ta bir ipekböceği müzesinin önünde bulduk kendimzi. İpek kozalarının sanat eserine dönüştüğünü simgeleyen çiçekler muhteşemdi.Müzenin çıkışında eski bir Alanya evinin önünde gülümseyen teyzelerin kahve ikram etmeye çalışması Anadolu insanımızın sıcaklığını bir kez daha hatırllatı. Yaklaşık bir saatlik yürüyüşün ardından artık Kızılkulenin tam dibindeydik.

       Üzerindeki kitabeye göre 1226 yılında Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından yaptırılmış. Alt kısmı kireç taşından, üst kısmı pişmiş kırmızı tuğladan yapılmış ve adını bu tuğlalardan almış(Harcında yumurta akı kullanılmış. Bir Rivayete göre dışına da yumurta sarısı sürüldüğü için kırmızı). Sekizgen planlı ve her kenar 12.5 metre genişliğindeymiş. Limanı ve tersaneyi korumak için yapıldığından uzun süre askeri amaçlı kullanılmış. 1950’li yıllarda onarılarak 1979 yılında ziyarete açılmış.

      Kuleye dikilen gözlerime ayaklarım biraz dinlensek diye haykırınca dalgaların sesleri arasında biraz oturduktan sonra kulenin minicik kapısından eğilerek geçip dar bir koridordan sonra zemin katta Etnoğrafya Müzesiyle karşılaştık. Yüksek basamaklı taş merdivenlerdeydik artık. Biraz dar ve kasvetli merdivenleri bir bir arkamızda bırakarak birinci kata çıktık. Tam ortada sarnıç vardı. Etrafa göz attığımda Rabia’nın bir kapıdan dışarı çıktığını görünce çok şaşırdım. Koşturarak kapıya geldiğimde surlara çıkmış el sallıyordu bizimki bu kapıyı ben buldum der gibi!. Surlar üzerinde bir seyir alanı. Eskiden bu kapıdan surların arasından İç Kaledeki Sultan Sarayına kadar güvenle gidiliyormuş. Gözlerimi kulenin en üstüne dikerek bir an önce oraya çıkmak için can atıyordum. Biraz etrafı izleyip yeniden kuledeki taş merdivenlerle buluştuk ve nihayet açık kattaydık. Önce her yana koşturup kollarımı açıp gökyüzüne doğru bir çığlık attım. Geçmiş , bugün, gelecek hepsi burada birleşmişti artık. Asırlardır insanlara su yollayan sarnıcın kapağından baktıktan sonra bir çırpıda merdivenleri çıkarak asma kata ulaştım. Peçeli delikten bakarken üzerine kızgın yağ  dökülen bir düşmanın çığlıkları yankılandı.      Sonunda terastaydık. Yok böyle bir şey...... Muhteşem bir manzara!Nefesinizi tutup burçlardan kuş bakışı izleyin... Merhaba deniz feneri! Merhaba yürüyüş yolu! Merhaba boşlukta yüzen ALANYA! Merhaba görünmez kahramanlar!....

      Biraz dinlenmek için Rabiş oturdu bir burcun yanına. Tabiiki yerinde duramayan ben başladım koşturmaya. Her burcun önünden geçerek doya doya etrafı izledim. Başım göklere ermiş gibiydi. Hala bu manzarayı görmediyseniz mutlaka bir gün gelip izlemelisiniz. 

       Biz zorlanarak çıktığımız taş merdivenlerden aşağı inerken her basamakta adeta yüzyılları bırakarak küçük kapıdan dışarı çıktık. Birbirimize bakıp karşımızda duran teknelere seslendik!....

GEZİNTİ TEKNESİ bekle bizi!

Bu yazı toplam 11697 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Muhiddin / 05 Mayıs 2017 Cuma 19:17
Eski hatıralar
Teşekkür ederim sağolasın
100 %
Beğendim
Beğenmedim
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0114
Güneydoğu Haber