Çok Okunanlar
Karakter boyutu :  18 Punto16 Punto14 Punto12 Punto
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
Prof.Dr.Enver Alper Güvel
30 Temmuz 2016 Cumartesi 18:10
15 TEMMUZ 2016: NESEPSİZ KALKIŞMA

Ortadoğu’ya sıkışmış bir Avrupalı: Türkiye...

 

15 Temmuz 2016: Türkiye’yi Ortadoğu’ya daha da sıkıştırmak hatta Ortadoğu’nun karmaşası içinde boğmak; Avrupa devletlerinin sadece kendi vatandaşlarına layık gördüğü “ileri demokrasiden ve sivil hak ve özgürlüklere dayalı bir hukuk düzeninden” ebediyen mahrum etmek isteyenlerin Darbe Girişimidir. Bu gece; dış bağlantıları belirsiz (!) nesepsizler eliyle tüm bir toplum, siyaset ve ekonomi kıskaca alınmaya, yokedilmeye çalışıldı. Evet; T.B.M.M. bombalanması iktidara değil siyasetin ta kendisine, ulusal kimliğe yönelik bir saldırı oldu. Böylece, bir ulus;  kollektif karar alamaz hale getirilmeye çalışıldı.

 

Ulusal kimliğe yönelik bu darbe girişimi; bir anda ortaya çıkmış bir olgu değildir elbet..  Yaklaşık 250 yıldır süren küresel ölçekli iktidar oyunlarının, devasa operasyonların, bölücü ve parçalayıcı sosyal mühendislik uygulamalarının bir aşamasıdır.. Ne ilktir ne de son olacak.. Farklı suretlerde ve farklı zaman dilimlerinde benzer senaryolar, numaralar, projeler uygulamaya konacaktır.

 

Zira insan, unutur.

 

Zira; hatırlamak için uyanık olmak, kaygı durmak, okumak, araştırmak gerekir. Ve bu çoğu insan için sıkıcı bir hikayedir..

 

Lakin ben sıkmak pahasına yine de 15 Temmuz 2016’nın arkaplanı üzerine bir şeyler yazmak; tarihe kayıt düşmek istedim.

 

Şöyle ki;

 

Daha derinlere kök salsa da belki ilk kez Tanzimat Fermanı’yla belirginleşen bir süreçte dış mihraklar ve içerdeki işbirlikçileri (toptancı/montajcı olmanın ötesine geçemeyen eğreti sermaye elitleri ve emir kumanda zihniyetini aşamayan bürokratik ajanlar) Türkiye’nin sosyal, ekonomik, politik, hukuksal yapısını dizayn etmek için organize bir iş ve elbirliği içerisindedir...

 

Bu süreç özellikle “dinsel ve etnik” faktörler üzerinden yürütülüyor, yönetiliyor ve izleniyor...

 

Bu mümkün olabiliyor.. Zira; ne yazık ki Türkiye’de modern ekonomik sektörler (sanayi, tarım, hizmetler) ile modern toplumun tabakalaşma sistemi olan “sosyal sınıf”lar (sermayedarlar, çiftçiler, emekçiler) sahnede yok.. ve ekonomik sektörlerin ve sosyal sınıfların çıkarlarını temsil eden siyasal partiler de yok.

 

Ortada sadece kapıkulu artığı köhne bir bürokratik zihniyeti temsil eden faşist bir proje olan devlet elitleri partisi (CHP) ile “din ve etnisite” üzerinden siyaset yapan proje pseodo-partiler var.. Bu partiler de akıl yerine karizmaya dayanan bir liderlik modeli ile yürüyor. Özeleştiri ve eleştiriye kapalı, lider/kişi endeksli, kısmen feodal yapılar bunlar. Bazen her doğru da her yerde söylenmemeli netekim... Bu “din ve etnisite” temelli politik ayrışma; Mehmet Akif Ersoy’un, Osmanlı bürokrasisinin herodyanlığına tepkisinde işaret ettiği üzere; eski ile yeni, doğu ile batı, gelenek ile modernite arasındaki çatışmanın/tartışmanın; kutuplaşmanın; bu coğrafyada çok sert, keskin ve yıkıcı olarak gerçekleşmesinden kaynaklı Emil Zola’nın meşhur “Gerçek” kitabında Fransa Aydınlanması için analiz ettiği gibi;  kutuplaşmanın odak noktası da öncelikle “din”... Neredeyse tüm ayrışmalar/çatışmalar, dinsel/mezhepsel/cemaatsel söylem üzerinden yaşanıyor. Dolayısıyla bizde siyasal partiler de din/mezhep/cemaat karşısındaki duruşlarına/konumlarına göre bir anlam ifade ediyor. Saldıran da savunan da “din” diyor, mezhep diyor cemaat diyor. Devlet elitleri partisi (CHP) başta olmak üzere.

 

Velhasıl bu siyasal dil; çok ötekileştirici, keskin, yıkıcı ve sert; ve uzlaşmasız...

 

Ve bu ayrışma/çatışma; kişilerin çok üzerinde ve ötesinde bir vaka; ithal bir proje...

 

Tıpkı bir dönemin İslam-Hristiyanlık, imparatorluk-ulus devlet,  İngiltere-ABD, nasyonalizm-enternasyonalizm, liberalizm-sosyalizm, Doğu Bloku-Batı Bloku, ulus devlet-AB ayrışması/çatışması projeksiyonları gibi..

 

Bu noktada İngiltere’ye karşı ABD’nin inşası; gerek problemin ortaya konması gerekse çözüm süreci açısından gerçek bir deha örneği.. Futbol gibi ekonomi biliminin de anavatanı olan İngiltere’de üst akıl tarafından temel sorun şöylece formüle edilmiş: “Hangi kollektif karar alma sürecinin insanlığın temel problemlerini özellikle de zenginleşme/büyüme problemini daha yüksek performansla çözebilir”.

 

Bizde (Doğu) üst akıl Koçi Bey Risalesi ile tarihin/geçmişin mistik dehlizlerine yönelirken, İngiltere’de (Batı) üst akıl geleceğin nasıl inşa edilebileceğini; bizi bekleyen dünyanın ne olduğunu ve nasıl yönetilebileceğini anlamaya,  araştırmaya, açıklamaya girişmiş..

 

Mevhum Doğu’da iktidarın yapılanması dahil her şey mevhum bir din mevzuu iken, modernite ile birlikte Tanrı’nın varlığı ve zatı dahil her mevzu din dışına çıkarılmış; eleştirel aklın konusu yapılmış; eğilip bükülmüş; şekilden şekle, kalıptan kalıba sokulmuş. Bir laboratuar ortamında deney yapılması gibi buhurlaştırılmış, likitleştirilmiş, katılaştırılmış.. elementlere indirgenmiş.. yeniden yeniden ve yeniden karılmış.. yeniden harca dönüştürülmüş.. ekonomik, politik, sosyal sistem her defasında ve yine yıkılmak üzere yeniden inşa edilmiş.. Hiçbir şey kutsanmadan.. her şey ve her sözde kutsal ve bu kutsalı temsil eden her ne var ise (iktidar ve muktedir başta olmak üzere) dokunulabilir, kirletilebilir, eleştirilebilir olarak görülmüş..

 

Küresel iktidar elitlerinin İngiltere’de hakim kollektif karar alma yöntemi olan “monarşi”ye alternatif olarak ABD’de “cumhuriyet”, “Parlamenter Rejim”e karşı da “Başkanlık Rejimi” ihdas edilmiş.

 

Bakalım kendi tarihselliği içinde evrilerek gelişen/dönüşen İngiltere mi, kendi  tarihine karşı devrim ve darbe yaparak gelişmeye/dönüşmeye çabalayan Fransa mı, yoksa sıfırdan kurulan tarihsiz hibrit bir ulus devlet olan ABD’de mi insanoğlunun performansı daha yüksek olacak. Ulus Devlet modelinde mi yoksa enternasyonel bir projeksiyonda mı artacak bu performans. Ve daha bi sürü şey..

 

Lakin; sermaye ülkesi İngiltere’nin kutsallarına, inancına, tarihine, kraliçesine, parlamentosuna, politik geleneklerine, sağına soluna, muhafazakarına, liberaline dokunulmadan; çok uzak bir coğrafyada, envai tür etnik ve dinsel kimlik üzerinde “birey” olarak  sıfırdan kurulan hibrit bir ulus devlette. Bir tarım ülkesi olan Fransa’da ise tüm bu içsel sorunlar,  kendi coğrafyasında ve milleti üzerinde Jakoben yöntemlerle baskı ve terör estirilerek tatbik etsin istemiş üst akıl. Ve Almanya da tam bu ekonomi politik kıskaç içerisinde yol bulmaya çalışan bir hibrit ulus devlet. Bismarck ve Weber’in dehasıyla da nasyonalist bürokratik bir sermaye devleti olma yönünde evrilmiş. Türkiye de öyle.. Velhasıl Kıta Avrupası’nda Tanzimat Osmanlısı, kadim Fransa ile benzeşir de Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi politik muadili Jakoben Fransa olmaktan çok hibrit Almanya’dır.

 

Velhasıl; T.C., “hibrit” netekim. Almanya gibi.. Tohumsuz, köksüz ve iğdiş.. Özel  laboratuarlarda üretiliyoruz. Filizlerimiz de hasatımız da tek seferlik. Ne bir siyasal kültürümüz var ne devlet geleneğimiz. Ne de sağlam bir sosyolojik, politik, hukuksal nesebimiz.  Sistematik ve yazılı bir tarihimiz bile yok Abdulhamid Han’a kadar biline.. Bunun da topluma yansıması yok.. Üç nesil öncesini bilen kim var sahi.. Markalaşmış bir şirketimiz bile yok 150 yıl öncesine kadar. Japonya’da ise ilk şirket 1000li yıllarda kurulmuş. Batı’da yüzlerce yıl önce.. Hala kökümüzü araştırıyoruz.. Bu da bizi her tür operasyona açık hafızasız bir topluluk haline getiriyor.

 

Dedim ya.. Bir Almanya’ya benzeriz köksüzlükte.. Ve Almanya’nın bu kadar operasyona açık kalmasının; Nazizm projesinin Almanya’da uygulanmasının nedeni de bu “tarihsizlik, kimliksizlik”.. Kimlik ihtiyacına verilen bir cevaptan ibaret Nazizm.. Kutsal Roma’nın çatısına ve sembollerine bir sığınış.. Tüm Batı ülkeleri gibi.. ve bizde CHP’nin Batılılaşma üzerindeki keskin ve din karşıtı vurgusu, “asırlarca istidasına imzasını dahi atamayan şekilsiz, insiyatifsiz bir sürünün (reaya) kimlik ihtiyacına “ulus” kurgusu üzerinden verilen bir cevap.. Evet, “ulus” dediğin de kurgusal bir ekonomi politik teknolojiden ibaret..

 

Ulus kimliği gereğince de eklektikiz.. Biraz ordan biraz burdan.. Devşirme işte.. köksüz...  kapıkulu.. bürokrat.. gücünü ve varlığının anlamını ve kimliğini masasından, üniformasından, kamusal statüsünden alan.. Dinsel telakkilerimizi oluşturan ve şekillendiren de bu eklektik egemenler aslında.. Tek motivasyonları da hanedana yaranma.. Dinimizi de çıkar arayışlarına bağlayıp amorflaştırdılar. Velhasıl; dinin içi ve özü boşaldıkça; Roma lejyonerlerinin itaat, teslimiyet odaklı “mithraist” telakkilerini hanedanca tensip edilen cemaatler ve tarikatler üzerinden yayarak bir ritüeller sistemi ürettiler; bireysel insiyatifi ve hak kaygısını çürüten. Hanedanca ve egemenlerce ziyaret edilenleri ve kutsananları kutsadı halk.. Hakkın kutsadıkları ise münzevi kaldı.

 

Bu nedenle de; dinin içi ve özü boşaldıkça Almanya misali, her devirde iktidar odaklarına yakın durarak; muktedirler yanında ezik büzük durarak; iltifat bekleyerek dinsel rant edinmeye çabalayan nesepsiz, köksüz, silsilesiz türedilerle doldu dinsel sektör. Buranın da kendine göre bir rantı, ekonomisi, piyasası, rekabeti, arzı-talebi oluştu.

 

Velhasıl; dinimize, kurumlarımıza hükmeden ve  üzerimizde hak iddia eden köksüz/nesepsiz/silsilesiz kapıkulu efradı da çok oldu zaman içinde..

 

Batıni telakkiler, uydurma hadisler/menkıbeler, absürd ve dipnotsuz yorumlar/tefsirler, mehdiyat efsaneleri, ebcet hesapları hakkın ve hakikatin yerine göz dikti pervasızca.

 

Kadim diline dahi göz diktiler dinin..

 

Aslında farketmezden gelinse de Osmanlı ile başladı bu dilsel farklılaşma süreci.. “Salat” yerine “Hindu/Sankstrit” kökenli “namaz”, “savm” yerine Farsça “oruç”, “vuzuv” yerine “abdest” aldı.. Osmanlı da reayasının etrafını sanal bir çit ile çevirerek korumaya almaya çabaladı kendince. Dinsel terim üretimini de bu yönde yaptı. Velhasıl tarihte de kutsanacak çok bir şey yok..

 

Tapınak Şövalyeleri’nin özü olan Sion Tarikatının da önce Kudüs ve sonra Fransa’dan kovulunca sığındıkları İskoçya’da teolojilerini koruyabilmek için Latin kökenli dillere alternatif olarak İngilizce’yi kirli dil olarak benimsemesi gibi Cumhuriyet’in kurucu babaları da Türkçe’yi dinsel dil yapma arayışı içine girdi başlangıçta. Yani İngilizce’nin Hristiyanlık’taki işlevine benzer “kirli dil” operasyonu, Türkçe üzerinden çekildi bir İslam ülkesinde. Lakin bunu “din karşıtı” bir söylemle yürütemediler ve sistem 1950’de patladı. Bunun üzerine 1950’den itibaren, bu kez (küçük harfle) “ılımlı (içeriksiz) islam” adında bir şey üretme arayışı başladı. Ki içeriğini kendileri doldurabilsinler diye İslam’ın içini boşaltmaya giriştiler..

 

Bu proje; “hitabet kabiliyeti” olan köksüz ve nesepsiz “din hizmetleri memurları”na ihale edildi. Devlet’in bu maaşlı küçük memurları, aldıkları ihalenin hakkını vermek için “büyük harfle” ve “yüksek sesle” daldılar halkın içine. CHP ilkeleriyle yürüyen devlet, bu küçük memurları hem korudu kolladı; hem de proje farkedilmesin diye arasıra gözaltına alarak rölantiye çekti. Böylece kitlesel bir “kirli dil/ılımlı (içeriksiz) islam” operasyonu adım adım uygulamaya kondu.

 

Küçük memurlar, büyük ve yüce dinsel ünvanlarla donaltıldı: Ta ki neredeyse hiçbir İslami dayanağı olmayan mehdiyat efsanelerine ve kehanetlerine dahi talip oldular. Öyle ki; kurtarıcı efsaneleriyle donatılan “onbaşı” Hitler’in hitabet kabiliyetiyle Nazizme lider olması gibi bu rütbesiz “küçük memurlar” da hitabet kabiliyetleriyle itibar edindiler. Her devrin adamı oldular; egemenlere dalkavuklukta sınır tanımadılar ve yolları egemenlerce açıldıkça açıldı.

 

Ulus Devlete yetiştirilecek kadrolar da bu türetilen ve mehdiyat efsaneleriyle yüceltilen silsilesiz, nesepsiz, maaşlı “küçük memurların” tasarruflarına bırakıldı. Hitabet kabiliyeti en yüksek olan  ve en çok hikaye uydurabilen, yalan söyleyebilen de en büyük parsayı topladı. Bu amaca yönelik olarak önce dersaneler sonra okullar açıldı/açtırıldı. Dünyanın dört bir yanında uydurma efsanelerin ve menkıbelerin etkisi altında tarihsiz, köksüz, nesepsiz bir islamla; peygambersiz bir islamla yıkandı safi/minik beyinler. Ulusal ölçekte tutunca; Kur’an’ın kadim dilinin yerini “kirli dil” projesi gereğince Türkçe’nin alması için küresel ölçeğe yayıldı faaliyetler. İngilizce’nin, Cadı kültünün ve büyünün Katolik Hristiyanlığa karşı küresel yayılması gibi İslam Dünyası’nda da Türkçe’nin dinsel dil olarak yayılması için devasa bir proje uygulamaya kondu. “Türkçe Olimpiyatları” namıyla maruf gözbağcı operasyonlarla hem halk kitleleri hem bürokratlar devasa salonlarda, stadyumlarda hipnotize edildi. Muazzam bir güç algısı ve gizem yaratıldı. Ya taraf, tabi ve teslim olunası ya da karşısında yok edilmeyi, itibarsızlaştırılmayı, haysiyetsizleştirilmeyi göze alası bir güç.. Korkular yayıldı mevhum gücün daha da büyütülmesi için.. Kişilerin özelleri izlendi, gözlendi, fişlendi zamanı geldiğinde kullanılmak ya da servis edilmek kasdıyla..

 

Güç büyüdükçe iddialar ve beklentiler de büyüdü elbet. Şah İsmail’in tarikattan/şeyhlikten devlete/hanedana metamorfozu gibi bir metamorfoz gerçekleşti. “Devlet” olmak istedi kerameti kendinden menkul “maaşlı küçük memur”; kendisi de inanarak ürettiği/üfürdüğü hurafelere.

 

Önce Oslo görüşmelerinde,  17/25 Aralık operasyonlarında, sonra Ceyhan TIR’larının çevrilmesinde ve son olarak da 15 Temmuz 2016’da, artık tüm çirkinliğiyle ve kasvetiyle ve ihanetiyle; yıllarca içinde biriken öfkeyi, nefreti, cerahati kusarak; kan dökerek, katlederek masumları, çocukları, günahsızları..

 

Velhasıl;

 

15 Temmuz 2016 bir kırılma noktası oldu kanaatimce..

 

Bir kere nesepsiz ve tarihsiz bir proje olan “ılımlı (içeriksiz) islam”ın tüm toplum için ne yıkıcı bir operasyon ve ne büyük bir tehdit olduğunu yakinen gördük; yaşadık. Dış bağlantıları belirsiz (!) nesepsizler eliyle tüm bir toplum kıskaca alınmaya, yokedilmeye çalışıldı.

 

Bu meş’um tecrübe; baştaki şu temel soru ile yüzleşmek için de iyi bir fırsat oldu: “Acaba kendi tarihselliği içinde evrilerek gelişen/dönüşen İngiltere Parlamenter Rejimi mi, yoksa kendi  tarihine karşı defalarca devrim ve darbe yaparak gelişmeye/dönüşmeye çabalayan Fransa mı, yoksa sıfırdan kurulan tarihsiz hibrit ABD Başkanlık Rejimi’mi insanoğlunun performansı daha yüksek kılacak?”

 

Iron Lady filminde Margareth Teatcher ağzından bu sorunun cevabı şöylece veriliyor: “Ekonomi politiğini felsefeye dayandıran toplumlar, tarihine dayandıran toplumlardan çok daha yüksek performansa sahiptir.”

 

Velhasıl; kanaatim şudur: Yukarıdaki üç seçenek içerisinde,  tarihsiz ve hibrit ABD tarzı bir Başkanlık Rejimi, Türkiye’nin geleceğinde en yüksek performansı sağlayabilecek ekonomi politik seçenek olarak görünmektedir.  Ancak; Başkanlık sisteminin önşartı, tarihsellik saplantısından, tarihin ağırlıklarından ve geçmişin kutsanmasından kurtulmak; ulus, sosyal sınıf, cemaat ya da benzeri dinsel ve etnik kollektif referanslar yerine “birey” odaklı olmaktır. Hiçbir tarihsel ya da rasyonel kollektif referans, “birey”in hak ve özgürlüklerinden daha üstün değildir. Bireyselliği zedeleyen ya da yok eden, insanı sürüleştiren her şey tüm toplumsal, ekonomik ve siyasal sistem için de bir tehdittir. Aşırı tarihsel vurgularla ve alışkanlıklarla gelenekselin kutsanması, çağdaş dünyada karşılığı olmayan fütuhatçı çıkarımların yüceltilmesi de aklı ve yenilikçiliği sınırladığı ölçüde risklidir. Bu kafayla bizi tarihin mistik dehlizlerine hapsetmeleri; geleneksel iktidar kalıplarına mahkum etmeleri;  artık metamorfoza uğramış olan Osmanoğulları’ndan bir hanedan mensubunu da getirip başımıza oturtmaları an meselesidir. Çağdaş dünyada performansın artırılabilmesi için bu tür referans ve kalıplardan, egemenin kimliğine dair hesaplardan uzak durmalı; fani kişilerden, kahramanlık iddialarından, mehdi efsanelerinden hiçbir zaman medet ummamalıdır.. Zira uluhiyetin gücüne gider.. “Şefkat tokadı” çok sert olur. FETÖCÜ’lerin başına gelen de bundan ibarettir.

 

Hülasa; kendini Ortadoğu’ya daha da sıkıştırmak isteyenlerden kurtulan Türkiye,  bir Avrupalı olarak; dinsel ve etnik kimlik ayırdetmeksizin “birey”i yücelten sivil hak ve özgürlükleri güvence altına alan ve demokratik prensipleri sağlamlaştıran yeni bir Anayasa yapmalıdır.

 

Bu yazı toplam 26466 defa okunmuştur.  
Kalan Karekter Sayısı : 500
Yazarın Diğer yazıları
Sitemizdeki yazı ve resimlerin her hakkı saklıdır. İzinsiz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz. -0.0110
Güneydoğu Haber